Ekolojik demokrasi

Metin YEĞİN

DÜNYANIN SOKAKLARI

Geçen hafta aslında ‘şimdi pek zamanı değil’ olan yazılardan birine, ‘Ekolojik Demokrasi’ yazısını yazacaktım ki, bir tesadüf bütün şehirleri, istatistiki olarak şu kadar yıldır hiç yağmayan yağmurlar nedeniyle seller bastı. İnsanlar öldüler. Ne kadar tesadüf değil mi? Yok yazdığım yazının hemen ardından ve yazacağım yazının bir öncesinde, her yeri sellerin götürmesine demiyorum tesadüf diye. Ne tesadüf değil mi bu kadar yıldır, bu kadar şiddetli yağmurların yağmaması ve ne tesadüf değil mi bu yağmurların şehirleri basması, otomobilleri, köprüleri sürüklemesi, yolları yıkması o çok övündükleri, alt yapıyı üste daha doğrusu ortaya çıkarması ve ne yazık ki insanları öldürmesi. (Bu kısmı beş gün önce yazmışım ve bunu yazdığımdan sonra üç yeri daha sel bastı benim yurt dışından takip edebildiğim. Ayrıca hangi arkadaşımla konuşsam, haberlere pek yansımayacak ama genellikle yoksulların evleri, işyerleri, mesela bodrum katları ve alçak mahalleler, kayda geçmeyecek su  baskını içinde yüzüyordu ne tesadüf değil mi!)

Bu kadar tesadüf karşısında iki şey yapılabilir ya devletin küçük iktidar aparatçıkları gibi allahtan rahmet dilenir ya da gerçekten bu kadar tesadüf, tesadüf müdür diye bakılır ki biz ikincisini yapalım;

Büyük barajların, HES’lerin yapılması ve özellikle bunun ihtiyacını belirleyenin kapitalist enerji ihtiyacı bile değil, Neoliberalizmin daha da aç finans kapitalini doyurmak olması ve Neoliberalizmin sadece inşa ettiği değil artık ta kendisi olmuş yeni kent inşası ile kent talanı ve bütün bunların başka nedenleri bile olmadan sadece ‘inşaat’ olması için yapılmaları, bu durumu iyice dehşetli hale dönüştürdü. Bir barajın ya da HES’in ne kadar enerji üretebileceği bile çok önemli değildi artık. Orada bir inşaat olacak, finans kapital onu finanse edecek – ki parayı geri alabilmek için devlet garantisi de alıyor- bu koca inşaat yapılarak, radikal inşaat tekellerinin aç, obur, obez karınları ve kepçe kılıklı kursakları doldurulmaya çalışılacak, hükümet bunlarla ulus ötesi sermaye ile kurduğu göbek bağı ilişkisiyle, ne yaparsa yapsın ama ‘bizim çocuklar’ statüsü halinde kalacaktı. Artık nehrin aktığı yerde kalmadığı, dev toprak hareketliliği ile nehir akışının çukurlarda toplandığı ve suyun barajlarda ölüme terk edildiği ya da HES adı altında borulara tıkılıp güya serbest bırakıldığı bir zamanda, yağmurların yine aynı şekilde yağmasını beklemek aslında saçma değil mi?

 Yağmurun neredeyse bir damlasının bile toprağa değemediği kentler de, aynı yağmurun ya hiç yağmaması, yani ‘son şu kadar yılın en kurak mevsimi’ olarak ya da sel, dolu ve hatta buz topları olarak tepemize yağması çok mu tesadüf?  Yağmurun, iklimin, toprağın, bütünüyle doğanın döngüsünün, bir değil birçok yerden imha edildiği bir zamanda ve bu cinayetin olabilecek en alçakça biçimde işlendiği bu topraklarda, ‘Ekolojik Demokrasi’den söz etmenin zamanı değil mi ya da çok geç değil mi hatta? Eğer hala söz etmezsek bir sel bizi alıp sürüklemeyecek mi?

Yani Kürt Siyasal hareketinin programı içinde ki ‘Ekolojik Demokrasi’ tesadüf mü?