Erdoğan hakkında dedikodu: Bakalım ne zaman alınacak?

Erdoğan Türk devletinin başı mı yoksa devlet başkanının yapacağı görüşmeyi hazırlayan bilmem ne müsteşarı mı?

Bu sorunun tuhaflığını biliyorum. Ama yine de soruyorum: “Ey Erdoğan sen TC devletinin başı mısın yoksa dış kapının mandalı mısın?”

Şimdi de bu tuhaf soruyu neden sorduğumu yazayım:

Erdoğan yanına Hariciye Nazırı’nı da alarak AB başkanlarıyla görüşmek üzere geçtiğimiz gün Brüksel’e gitti.

Siz, bu ziyaret haberini duyduğunuzda ne düşündünüz? Ben şöyle düşündüm: “Desenize Erdoğan’ın mültecilere kapıyı açması, onları polis zoruyla Yunanistan kapısına yığması demek ki sonuç verdi, Merkel ve Miçotakis dize geldi AB de üyesi Yunanistan’ı, dolayısı ile Almanya ve Avrupa’yı bu “hayasız akından” korumak için kesenin ağzını açtı, şantaja boyun eğdi, Erdoğan da Brüksel gezisi öncesinde Türk hariciyesinin üstün çabaları sonucu elde edilen bu zaferi ilan etmek için Brüksel’e uçtu”…

Ben böyle düşündüm düşünmesine de, işler başka türlü gelişti.

AB yetkililerini, Merkel’i Dolmabahçe Saray’ında altın varaklı koltuklarda ağırlayan Erdoğan ile Hariciye Nazırını tahta bir masa, sıradan bir büroda AB karşısında oturur halde görünce “bunda bir iş var” diye şüpheye düştüm. Derken haberler de medyaya düştü.

“Erdoğan hışımla AB masasını terk etmişti.” Yapılan açıklamada ele alınan meselelerin “görüşüleceği” hususunda “tam bir mutabakat” sağlanmıştı. Kremlin skandalından sonra, buyurun size bir skandal daha. Erdoğan süklüm püklüm AB “bürosunda” otururken, Alman ve Yunan başbakanları da Berlin’de Erdoğan’ı “mültecileri kullanarak siyaset yapmakla” tepeden aşağı suçladılar. Şunların haline bir bakın. Bir devletin başındaki adam böyle bir toplantıya “görüşme kararı” almak için gider mi? Önce “sefaret kavaslarıyla” zemin yoklar, ardından “ateşeleriyle” durumu koklar, derken Sefirleriyle ortamı hazırlar, ve Dışişleri Bakanı’yla mutabakatı olgunlaştırır. En sonunda Başkan masaya oturur, diplomatik metni imzalar, medyanın karşısına çıkar, “görevlendirdiklerimin uzun görüşmelerinden sonra AB’yi ikna ettim, bir iki fasıl açılacak, AB bize para verecek, vize kolaylığı sağlayacak, birkaç DAİŞ’çiyle birlikte mültecilere kapıyı açacak” falan diyerek “zaferini” ilan eder, ülkesine döner.

Belli ki bu “ziyaret” zoraki bir ziyaret olmuş. Büyük olasılıkla AB, yürüttüğü “mülteci” siyaseti sonunda Türkiye’nin başına gelecekleri anlatmak üzere, tıpkı Putin’in yaptığı gibi, Türk devletinin başını ayağına çağırmış. Diyeceğini demiş. Öyle olunca da Erdoğan masadan kalkmış, basın toplantısını iptal edip, gerisin geri Saray’ına, tıpkı Kremlin’den döndüğü gibi dönmüş.

Ama hakkını yemeyelim, Erdoğan bu defa Kremlin’de “van münit” diye bağırıp “bekleme odasından” kapıyı vurarak çıkamadığı halde, AB’nin tahta masalı, dosyalarla dolu raflı “katip odasının” kapısını vurup çıktı. Medyayı da iplemedi. Helal olsun Reise. Koskoca AB’ye kafa tuttu, onlara ayar verdi, onları korkuttu.

Diyorlar ki, Erdoğan’ın bu “cesur” tutumunu Putin’e anlatmışlar. O da sormuş: Karşısında kim oturuyordu? Yanıtlamışlar, iki AB görevlisi. Putin gülmüş, “bu iki görevlenin kaç tümeni, kaç tankı, kaç füzesi, kaç atom bombası var?”

Türkiye resmen teslim anlaşması imzalamış olmasa bile, gıdım gıdım teslim olma sürecini yaşıyor. Erdoğan’ın da hali meydan muharebesini kaybetmiş bir paşanın haline benziyor. Suratından düşen bin parça. Her gün bir kapıya gidiyor, o kapıdan dönüyor. Ve hala “senin işin bitti” dendiğinin farkında değil gibi, kapı kapı dolaşmaya devam ediyor.

Gelin size bir fıkra anlatayım.

Adamın biri tanıdığı bir aileye misafirliğe gitmiş. Vakit gecikince ev sahipleri “geç oldu biz de yat” demişler. Adama en güzel odada üç döşekli bir yatak hazırlamışlar. Sabah da mükellef bir kahvaltı sofrası kurmuşlar. Onlar misafir gidecek sanırken adam istifini bozmadan öğle yemeğini, ardından akşam yemeğini bir güzel yemiş. Sonra odasına çekilip mışıl mışıl uyumuş. Bir gün, iki gün, derken bir hafta geçmiş. Ev sahipleri şaşkın. “Yahu bu adam eve yerleşti” diye dertleşirmiş. Sonunda adamın yatağını tek döşeğe indirip, yan taraftaki sandık odasına taşımışlar. Misafir yüzsüzün yüzsüzü. “Ne de güzel yaptınız, karanlığı severim” demiş yorganı kafasına çekmiş. Bakmışlar adamın gideceği yok. Dış kapının dibine bir eski şilte yaymışlar. Yüzsüz misafir, “oooh, ne de güzel, zaten lumbagom vardı, sert şilte iyi geldi” diye yatıp uyumuş. En sonunda adamın pılısını pırtısını sokağa atmışlar. Misafir sokaktan eve gelmiş, kapıyı çalmış, “bu yaptığınıza istiskal denir, doğrusu çok alındım” diye mırıldanmış…

Şimdi Moskova’da, Berlin’de ve Washington’da “acaba Erdoğan yaptıklarımızdan ne zaman alınacak” diye konuşuluyormuş…