Faşizm terörü köpürdemek zorunda…

Henüz adı, sanı olmayan “hayali” bir üniversiteden “mezuniyet diploması”na sahip Recep Tayyip, bütün benzerleri, “ideolojik kardeşleri” ile aynı paltondan çıkmadır. Irkçılık, dinbazlık ve terör, faşizmin değişmez gıdası, yaşama damarıdır.

Hitler, Birinci Dünya Savaşı sonuçlarına savaş ilan ederek, yayılma tamtamları çalarak, Almanya’nın “iç düşmanı” Yahudiler ve solculara bayrak açarak ve bütün bunlara ek açlara refah vadederek yandaş topladı. Bu olguların üstüne basarak iktidara yürüdü.

Dizginleri ele geçirdikten sonra da, “demokrasinin lüzumatı yok” diyen yola saptı. Eski bir sosyalist olan İtalyan Benito Mussolini, aynı rotanın adamıydı.

Orta Anadolu insanlarının “İ-Recep” dediği Recep Tayyip de, “ideoloji kardeşleri”nin yolunda yürüdü.

Ve o sokaktan geliyordu. Sokak satıcısıydı. Kurnazdı. Doğruyu söyleme diye bir derdi yoktu. İşine gelen her söylem, doğru olandı. Mehmet Metiner’in ona muhalifken yazdığı kitapta anlattığına göre, bir zamanlar İstanbul Haliç’te bulunan hurdalıkta bulunan gemilerin güverteleri miting alanı niyetine kullanıyordu. Önünde uzanan sonsuz boşluğu insanla dolu yerine koyup münazara çürütmeciliği üzere geleceğine hazırlanmıştı.

O hazırlığın iz düşümünü daha sonra, onun hakiki hayatında seyrettik. Atmada ve çürütmecilikte sınır tanıyordu. Kurnazdı. Bütün Faşistlerde olduğu gibi, onun da başlıca teması düşmandı. Konuşmaları düşmana hücum üzere idi. Kan, intikam…

Diktatörlük yasaları üzerinde demokrasicilik oyununun oynandığı bir iklimdi, Türk devleti. Kürdistan terör yangınları sarmalında bir sömürgeydi. Kürtler, kağıt üzerinde “yurttaş” ama, gerçek hayatlarında, gözden çıkarılmış birer esirdi. Yaşama, hayatta kalma hak ile özgürlükleri Türk yasalarına da değil, bir onbaşı veya polis neferinin dudak haraketine bağlıydı.

Türk kesiminde de siyasal, sosyal ve siyasal haklarla, özgürlükler kısıktı. O dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in söylemi ile muhalif bir kitap bombadan daha tehlikeliydi. Devlet, tehlikeyi kaynağında kurutmalıydı.

 “İslam’ın paltosundan özgürlük ve demokrasi çıkarma”nın imkansızlığı bilindiği halde, ekmek ve özgürlük, ekmek vaaddeden İ-Recep, meydanlarda Britanya efsanesinden fırlama “Robin Hud”u andırıyordu.

Entrikacılığı iyi biliyordu. Hoşa giden kelimelerle ve Kürtlerin deyimiyle “nerm” konuşuyordu. Kiraladığı danışmanlar “uz” adamlardı. Kandırmaca üzere, sönünü bilen…

Onların önüne koyduğu metinlerin kelimelerine tak attıra attıra okuyor, münazara çürütmeciliği ile pembe tablolar çiziyordu.

Meydanlarda kadın saçını, etek boyu, türbanını eline dolayıp dil üstünde kaydırmaca ile sallayarak, türbanlılar kişiliğinde özgürlükleri havalandırıyordu. Aç, işsiz, umutsuz, donu da yamalı yoksullara iş ve ekmekle birlikte, “kurtarılmış ahiret” de vadediyordu. Herkes ve topluluğa sözler cebinde hazırdı. Bolca atıyor, aydınlar için de renkler cümbüşü bir geleceğin ufkunu sunuyordu.

İ-Recep böyle geldi başa. Pembe yıllardan sonra, ikinci dönemde foyası dökülmeye başladı. Maskenin altından hırsızlıklar, dolar istifleri, “maaile” talan manzaraları…

Kendini dindar gösterenler, hırsızdı. Elleri de kanlı…

Allah’ın yaratısı olan Kürtler, ülkeleri ve dilleri artık inkardı. Bu Allah’ın inkarı idi.

Çünkü bir halk, bütün olarak aidiyetleri, yani mensup oldukları ırk nedeniyle, yer yüzündeki bütün Kürtler ve ana yurtları namlunun ağzındaydı.

Oysa Allah nezdinde ırk ayırımı ve inkar büyük günahtı. Yaradanı inkardı…

Daha dün Suriye’de gelmiş, bugün devşirilmiş Türk yapılmış Araplar dahil, kendine Türküm diyen herkes, baskı ile Kürt düşmanı kesilmişti. Sivil, savunmasız Kürtlerin üstüne Kuran’daki “fetih” süresi okunarak asker gönderiliyordu. Tekmil Türk siyasi partileri de, “gaza”, gazaba, talan, hırsızlık ve işgal seferlerini kutsamaya, ardından el sallamaya çıkıyordu.

Müslüman Kürtler, bunların yeni İslamına göre gavurdu. Orduları “gaza”ya çıkıyordu.

Bakın ve görün, hallerini. Faşizmdi, bu.

Fransız Robespierre’den beri, bütün diktatörlükler “terör paltosundan çıkıyor”du. Vahşet geriden geliyordu.

Bunlar, Türk toplumunun büyük bir kesimini, Kürt düşmanlığı üzere ırkçılıkla insanlıktan çıkardılar. Onun için, yukarda (kuzeyde) Kürdistanın yarısı yıkılırken, Cizre’de Kürtleri diri diri yakma şenlikleri düzenlenirken, “ben Müslümanım” diyen kimsecik çıkıp, “bu ırkçı vandallıktır” demedi. Türk siyasi partilerinden hiç biri sokağa çıkıp “orada insanlık ölüyor” demedi.

Herkes, sınır ötesinden ganimet beklentisine girdi. Çalınan Kürt malları pazarlandı. Zeytini, sarımsağı, soğanı, buğdayı yendi. Talan edilmiş koyunların etine üşüşüldü…

Ama, yola çıkan Faşizmin nerede duracağı kestirilemez. Hitler, Saddam, Arjantinli Generaller başlarını yiyene kadar yürümüşlerdi. Bunlar, teneke ve demir hurdalarını yüklenip yollara koyarak, Rusların önündeki lokmayı çalmaya çıkmakla başlarına dert açtılar. Üstüne, “Suriye ordularını çekin, Halep yolunu bana bırakın, aksi halde…” diyerek ültimatom da verdiler. Rusya’dan aldıkları silahlarla Ruslara ültimatom, sonunda “elini ver, öpim abi” yalakalığına dönüştü.

Kuran’daki fetih suresiyle işgale giden İ-Receb’in orduları dört yandan kuşatılmıştı, ben bu satırları yazarken.

Elbette savaş olmayacak. “Ver öpim abi” ricati başladı, bile…

Ama iktidarın sür-git etmesi gerekiyor. Bunun için de, Faşizmin keskinleşmesi…

Yeni vandal dalga için, kiralık kalemler bir kere daha kılıfından çıktı: Kemalist darbeyi işliyorlar…

“Darbe var, darbe oldu, olacak” vayvelasıyla, ikinci bir 15 Temmuz mu doğurulmak isteniyor? Topyekün diktaya geçiş mi? Bilinmez ama, artık Faşist terörü köpürdetmekten başka çareleri yok. Halk desteğine ilişkin umutları tükendi, çünkü…