Faşizme karşı Zilan ve Kemal Pir ruhuyla direnmek

Selahattin ERDEM

Bir Haziran ayını daha geride bıraktık ve yeni bir Temmuz ayına girdik. Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi için 30 Haziran “Fedailik Günü”, 14 Temmuz ise “Ulusal Onur Günü” oluyor. Malatyalı Kürt kadın gerilla Zilan(Zeynep Kınacı)’ın 30 Haziran 1996 günü Dersim merkezde gerçekleştirdiği fedai eylemi üzerinden tam yirmi iki yıl geçmiş bulunuyor. 12 Eylül faşist-askeri rejimine karşı Diyarbakır zindanında 14 Temmuz 1982 günü başlatılan Büyük Ölüm Orucu Direnişi ise tam otuz altıncı yılını tamamlıyor. Bugün de faşizme karşı direnişin yolunu gösteren ve çizgisini veren 30 Haziran ve 14 Temmuz direniş eylemlerini kutluyor ve selamlıyor, bu direnişlerin kahraman şehitleri Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve Zeynep Kınacı’yı saygı ve minnetle anıyoruz. Amaçlarını başarma sözümüzü bir kez daha yineliyoruz.

Bilindiği gibi, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi Kenan Evren cuntasının gerçekleştirdiği 12 Eylül faşist-askeri rejimine karşı gelişen ve zafer kazanan ilk kapsamlı ve tarihi eylem oluyor. Mehmet Hayri Durmuş’un ilanıyla 12 Eylül faşist-askeri rejimine ve onun gerisindeki Kürt soykırım sistemine karşı verilen direniş kararı uygulamaya geçiriliyor. Ortalama iki ay süren ve tarihi bir ideolojik zafer kazanan 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi, 12 Eylül faşist-askeri rejimine karşı mücadelenin nasıl olması gerektiğini belirliyor. Tam otuz altı yıldır Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi 14 Temmuz direniş çizgisinde mücadele ederek bugüne ulaşmış ve tüm kazanımları bu temelde elde etmiş bulunuyor. 14 Temmuz direniş ruhu ve çizgisi, otuz altı yıl olduğu gibi, bugün de canlılığını ve geçerliliğini aynen koruyor.

Kadın gerilla Zilan’ın 30 Haziran 1996’da Dersim’de gerçekleştirdiği ve tam başarıya ulaşan eylem ise, Kürt gerillasının gerçekleştirdiği ilk bireysel fedai eylemi oluyor. Çiller-Ağar çete yönetiminin topyekûn faşist özel savaşına karşı başarıyla gerçekleşen bu eylem, bir yandan 6 Mayıs 1996 günü Şam’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yöneltilen sabotaj saldırısına karşı cevap olurken, bir yandan da topyekûn faşist özel savaşa karşı direnişin nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş bulunuyor. Kürt gerillası tam yirmi iki yıldır faşist-soykırımcı rejime karşı işte bu çizgide devrimci direniş yürütüyor ve kazanıyor. 30 Haziran fedai direniş ruhu da, yirmi iki yıldır olduğu gibi, bugün de canlılığını ve geçerliliğini aynen koruyor.

Dikkat edilirse, biri 1980’lerin başında ve diğeri ise 1990’ların ortasında olmak üzere faşist Türk özel savaş rejiminin saldırılarına karşı Kürdistan’da iki tarihi direniş gerçekleşiyor ve bu iki direniş eylemi aslında faşizme karşı direniş ruhunun ve çizgisinin nasıl olması gerektiğini ortaya koyuyor. Çok açık ki, aynı ruh ve çizgi bugün için de geçerliliğini koruyor. Çünkü faşizm aynı faşizm ve saldırganlık aynı saldırganlık oluyor. Aslında bugünkü AKP-MHP faşizmi Kenan Evren faşizmi ile Çiller-Ağar faşizminin mirası üzerinde yükseliyor ve toplamı oluyor. Zaten hem Kenan Evren faşist cuntasının hazırladığı anayasayı uyguluyor, hem de son 24 Haziran seçiminde Tayyip Erdoğan ile Mehmet Ağar ve Tansu Çiller omuz omuza bütünleşmiş bulunuyor.

Evren ve Çiller-Ağar faşist rejimlerinden öğrendiklerini uygulayan Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğü, şimdi 24 Haziran sözde seçiminden aldığı güçle yeni bir sömürgeci-soykırımcı saldırı süreci başlatıyor. Seçim ardından bir yandan sözlü saldırı ve hakarette bir artış gözlenirken, bir yandan da diplomatik görüşmelerde ve askeri saldırılarda gözle görülür bir artış yaşanıyor. Bu temelde hem Rojava ve hem de Başûrê Kurdistan’a yönelik askeri saldırılar yoğunlaşıyor ve hızlanıyor.Efrîn’den Bradost’a kadar her alanda 24 saat keşif ve istihbarat çalışması yürütülüp hava saldırısı yapılıyor. Tutuklu iken seçilen milletvekilleri serbest bırakılmadığı gibi, yurtsever ve demokrat kesimlere yönelik baskı ve tutuklamalar gittikçe yoğunlaşıyor. Dahası Almanya’daki Merkel Yönetimi de yurtsever Kürt kurumlarına yönelik polis baskınlarını artırıyor.

Seçim ardından ifade ettiği gibi, besbelli ki Tayyip Erdoğan izlediği savaş ve soykırım politikalarına toplumun onay verdiğine gerçekten de inanıyor. Bu temelde faşist-soykırımcı baskı, terör, katliam ve tutuklamaları gün geçtikçe artıracağı anlaşılıyor. Dikkat edilirse, zaten başka çaresi de yoktur. Bahçeli MHP’sinin desteği ile iktidar olan bir gücün savaş ve soykırım dışında bir politika izlemesi de mümkün değildir. Yine ABD, Rusya, Avrupa, İran ve KDP desteği ile seçim kazanan Tayyip Erdoğan’ın destekçilerini dikkate alacağı açıktır.

Nitekim KDP Yönetimi, faşist AKP-MHP iktidarının Güney Kürdistan’a yönelik saldırılarından PKK’yi sorumlu tutan ve TC saldırılarını meşrulaştırıp teşvik eden açıklamalar yapıyor. Yani saldırganı değil, saldırıya uğrayanı sorumlu ve suçlu görüyor. PKK denetimindeki Medya Savunma Alanlarına yönelik TC saldırılarına onay vermiş görünüyor. Dahası AKP-MHP faşizminin buraları PKK’den alıp kendisine vereceğini sanıyor. Yani çok kirli bir pazarlığın olduğu anlaşılıyor.

Diğer yandan, ABD, Almanya, İsrail ve İngiltere gibi güçlerin, Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğünü İran’a karşı kullanabilmek için kolları sıvayıp hummalı bir diplomatik çalışma içinde olduğu gözleniyor. Öyle ya, Kürt soykırımına onay ve destek vermenin bir karşılığı olmalıdır. Kapalı kapılar ardında PKK ile İran masaya yatırılarak pazarlıkların yapıldığı tartışmasızdır. Belli ki terazinin bir kefesinde PKK(Yani Kürtler), diğer kefesinde İran vardır. Sonucun nereye varacağını ve neye yol açacağını yakın gelecek gösterecektir.

Bu tür pazarlıkların, buralardan doğan ittifakların ve içine girilen savaşların her zaman ve mutlaka sahipleri için başarı ve hayır getireceğini düşünmemek lazım. Tersine ciddi başarısızlıklar ve olumsuzlukların ortaya çıkması ve sahiplerine felâketler yaşatması da mümkündür. En azından TC devleti ve AKP-MHP faşist yönetimi açısından böyle olacağa benzemektedir. Çünkü temelleriyle çözülen ve çöken bir faşist diktatörlük ortada vardır. Hem yaşanan savaş söz konusu çöküşü derinleştirmekte ve hem de ekonomik kriz. Dolayısıyla PKK’yi çökerteceğim derken, AKP-MHP faşizminin kendisinin çökme olasılığı daha güçlüdür.

Dikkat edilirse, 1920’den itibaren şekillendirilmeye çalışılan TC devleti zaten çözülmüş ve çökmüştür. Geriye AKP-MHP faşist yönetimi kalmıştır ki, eğer bütünlüklü ve etkili bir antifaşist mücadele yürütülürse söz konusu rejim de rahatlıkla çökertilir. Ancak bunun için Zilan ve Kemal Pir çizgisinde bir antifaşist direniş gereklidir. Yoksa kendi başına çökeceği beklenmemelidir. Bu nedenle, önümüzdeki yakın geleceğin nasıl olacağını AKP-MHP faşizmi değil, ona karşı verilecek devrimci-demokratik mücadelenin durumu ve gücü belirleyecektir.

İşte bu noktada yakın geçmişteki Kürdistan direniş deneyimi önem taşımaktadır. Kenan Evren ve Çiller-Ağar faşizmine karşı direnişin oluşturduğu bu deneyimin çok ciddi ve öğretici, yol gösterici dersleri vardır. Şimdi işte bu dersleri açığa çıkarmanın ve özümseyip hayata geçirmenin zamanıdır. O halde legal-illegal, silahlı-silahsız tüm antifaşist direniş güçleri söz konusu bu deneyimin üzerinde yoğunlaşmalı, büyük bir cesaret ve fedakârlıkla bu dersler temelinde topyekûn antifaşist direnişi geliştirmelidir. Herkes Beritan ve Zilan, herkes Kemal Pir olmayı esas almalıdır. 30 Haziran ve 14 Temmuz direniş ruhu ve çizgisi herkesi kuşatmalıdır. İşte o zaman yenilen faşizm, kazanan devrimci demokrasi olur.