Faşizm tek bir dilden anlar

Tayyip Erdoğan darbe girişimi öncesinde bütün gücünü tek adam diktatörlüğünü tesis etmek için kullanıyor; tek başına iktidarın yetersiz kalacağını düşünüyor, seçimlerde 400 milletvekilliğine ulaşma planları yapıyordu.

Böylece parlamentoda istediği yasaları istediği gibi değiştirecek; kendisinin ömür boyu başkanlığını ve ailesinin geleceğini garanti altına alacaktı. Bu planın gerçekleşmesi epey zaman alacak ve hayli risk de taşıyacaktı. 

Meclis içinde ve dışında diktatörlüğe karşı çıkan ve Tayyip Erdoğan karşıtlığında birleşen genişçe bir kesim de vardı. 

15 Temmuz darbesi ile birlikte CHP ve MHP, Erdoğan’ın istediği çizgiye ve AKP’nin yedeğine çekildi. Darbe öncesinde tartışılan başkanlık sistemi fiilen oluşturuldu. Tayyip Erdoğan AKP’yi ve hükümeti fiilen yöneten konuma geldi. 

Parlamento devre dışı bırakılarak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ve genelgelerle tam anlamıyla keyfi uygulamalara geçildi.

Belediyelere kayyum atanması da diktatörlüğü inşa sürecinin bir parçasıdır. Bu bakımdan belediyelere atanan devlet memurlarının hiçbir meşruiyeti yoktur. Kürt halkının atanan bu kişileri tanıması, onların söylediklerini dikkate alması, onlara saygı duyması, kendi iradelerine saygısızlık anlamına gelecektir.

Halka rağmen belediyelere atanan vali ve kaymakamlar, diktatörlüğün kuklaları olmaktan öte bir anlam taşımayacaklardır. Bugün belediye başkanlarının koltuklarına oturmakta beis görmeyen bu beslemeler, gelecekte Tayyip Erdoğan’ın suç ortakları ve diktatörlüğün memurları olarak mutlaka yargılanacak ve hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır.

Demokratlar, yurtseverler, devrimciler ve insan hakları savunucuları rahat ve gelecekten emin olmalı.

Türkiye’nin son 50 yılı darbe, darbeye teşebbüs, başarısız darbeler tarihidir. 

Huzursuz olması gereken, korkması ve kabus görmesi gerekenler diktatör, ailesi, çevresi, yakınları ve bugünün “yüksek” görevlerindeki resmi görevlileridir. Bugün faşizme ve diktatörlüğe methiyeler dizen dalkavuk ve devşirme “gazeteci” ve “yazar”lardır.

Evren diktatörlüğü döneminde görev alan yardımcılarının, bürokratların ve o döneme methiye yapan gazeteci ve yazarların, daha sonra nasıl rezil-i rüsva olduklarını gördük.

Fethullah Gülen’in devleti ele geçirdiği son 20 yılda kanun, yasa, ahlak ve vicdan tanımayan; “devlet de benim kanun da benim” diyen anlı şanlı subay, emniyet amiri, bürokrat ve müdürün hep birlikte nasıl alçaldığını; “vallahi böyle olduğunu bilmiyorduk, pişmanız” diyen bu itirafçı çakal sürüsünün, dünün muktedirleri olduğunu biliyoruz. Tayyip Erdoğan ve şurakası da aynı akibeti yaşayacaktır.

Belediyelere atanan kayyumların durumu, ev sahibinin bulunmadığı eve giren hırsızın meşruiyeti, huzuru ve rahatlığı düzeyinde olacaktır. Ne daha az ne daha çok.

Faşist diktatörlük baskılarını arttırarak sürdürecek; kanunsuz, hukuksuz ve keyfi uygulamalarını genişleterek sürdürecektir. Bu uygulamasından vazgeçtiği veya durduğu an kendisi yok olacaktır.

Bu açıdan kendimizi de toplumu da yanıltmayalım. Bir diktatörlük demokratik bir yönetime, faşizm olağan bir rejime dönüşmez, dönüşemez.

Faşizmin anladığı tek dil direniş ve mücadeledir.

Bu noktada Türkiye toplumu da Kürt halkı da çok şanslıdır. PKK gibi 12 Eylül faşizmine karşı mücadele etmiş ve bu savaşta başarıyla çıkmış; askeri ve siyasi donanıma sahip tecrübeli bir hareket vardır. Bu hareket günümüzde de Erdoğan faşizmine karşı amansız bir mücadele yürütmektedir.

Bugün yapılması gereken faşizme karşı yürütülen bu direnişe katılmak, mücadeleyi ve demokratik muhalefeti örgütlemek ve büyütmek olmalıdır.