Geç kalmış bir cinayet

Tahir Elçi, Diyarbakır Baro Başkanıydı. Vurulup, kendi yurdunda ağır yaralı esir alınmış, yüz yıldan beri, yaraları kesintisiz kanayan bir halkın yüreği yufkacık, yüzü kavruk oğlu, mazlum ve masumların avukatıydı.  

O katledildi. Başbakan, ateş etmeyen birini katil ilan etti. Bulunmamış mermi çekirdeğini, kullanılmış tabancadan çıkan delil yaptı.

Şaşmıyoruz. Yalana kimse şaşmıyor. Kürdü vurmak serbest, cinayetleri yalanla örtmekte de, bunlar için hak. 1995 yılında da Tansu Çiller, Kuşkonar Köyünü bombalayan uçak için "PKK’nin" demişti. Ne de olsa, ırkçı ritüelde Kürt, Türklüğün icadından beri doğuştan suçludur. Günümüzde, Kürdistan sokaklarında görevli katiller, keskin nişancı adıyla çocuklar ve ihtiyarlara suç isnat edip ceza biçiyor, sonra can alıp, şan kazanıyorlar.

Burada, bir parantez açarak söyleyelim ki, "Türk icadı" lakırdısı, bir küçümseme, aşağılama değildir. Roma’da, Bizans, Osmanlı’da Türkiye diye bir yer yoktu, hiç biz zaman da olamdı. İttihatçılar 1880’lerin sonlarında, 36 halktan (Kürt, Rum, Arap, Ermeni, Gürcü, Çerkez, Roman ve ötekiler) bir icat yaptılar. Adına da Türk dediler.

Kürtler, "ben kendimim, yerim, yurdum da belli" deyip bu icada dahil olmayı reddettikleri için, o gün, bugündür terör dalgaları altında kırılıyorlar. Baksanıza, Kürt Leyla Zana, icat millete dahil olup bağlılık yemini ekmediği için, milletveli sayılmıyor.

Parantezden sonra konumuza devam edersek, Kürtler o günden beri, terör girdabında sıkıştırılmış ve kendilerini inkara zorlanıyorlar. Kürtler, o günden beri kırılmalarına rağmen teslim olmuyor, kendileri olarak yaşamakta direniyorlar.

(Ancak, direne direne güç olarak var oldular. Yecüc-Mecücün yenilgisidir, bu.)

Yine ırk keşfinin ilk gününden beri her Kürt çocuğu, kasvet, keder içinde gözünü açar dünyaya. Bu yüzden gülüşleri hüzünlüdür. O hüzün, yüreklerindeki kasvetin dışa vurumudur. Tahir Elçi, doğarken Şeyh Said başkaldırısından arta kalanlar, hala hayattaydı. Akrabası Şerafettin Elçi, bir keresinde, bana çocukluğunu anlatırken, "sabah uyandığımızda, çarşı meydanını darağacı ormanı olarak görürdük" demişti.

Tahir Elçi, yazın Dicle kıyısında kürsülerde oturan, kışın odalarda bağdaş kuran cemaatlerde Memê Alan destanı, Rustemê Zal efsanesi yerine, vahşilerin zulmümden dehşet sahneleri dinleyerek büyüdü:

Darağacının (sepi) bacakları arasında sallanan, kavak çitili boylu gençlerin son haykırışlarını, diri diri yakılanların feryadını, vahşi vuruştan kaçanların vuruluşunu, tecavüzcüden kurtuluşun çaresi olarak, Dicle nehrinde ölü beden olarak yüzen genç kadın ve kızların hala ışıldayan güzellikleri…

Ve o dinledikleriye bilendi. Kimsessizin kimsesi, çiğnenmişlerin avukatı olmaya karar verdi. Okulu, stajı bitirip Avukatlığa hak kazandığında ülkesinin gençleri, başkaldırı ateşleri yakmışlardı. Yer yüzünün en kadim efsanelerinden biri olan Nuh Tufanı’nın sükun bulduğu Cudi Dağı, üç kutsal kitapta ayrı ayrı (Tevrat, İncil ve Kuran) adı ve tarifi geçen, Asyalı vahşi kalabalıklar olan Yecüc-Mecüc’ün işgaline uğramış gibi yanıyordu. Yangın köyleri yutuyor, tarihi yakıyordu. Kimliği, kişilik ve kökleri yasak, dili kesik halk yaralı, yerde kanıyor, havadan bombalanan köylerlerde insan bütün olarak göğe çıkıyor, (Cudi eteğindeki Kuşkonar ve Koçağılı köyleri) sonra dolu tanecikleri gibi parça parça toprağa yağıyordu.

Kuyucu Murat’ın ruhu, Kürdistan’da bir kere daha üniformalı hortlaktı. Katiller, ruhunu aldıkları insan bedenlerini, asit karıştırılmış su kuyularına atıyorlardı.

Öte yandan, insanlığa yabancı olanlar savaşı da kirletmiş, kendilerine benzetmiş, savaşçı sandığımız kimileri topu, tankı da olan Mafya çetesi olarak karşımıza çıkmıştı. İnsan kaçırıp fidye alıyor, Mafyanın bile yapmadığıyla parasını aldıklarını da katlediyor, ölü soyuculukta ganimet anlaşmazlığına düşünce birbirini de vuruyorlardı.

Tahir Elçi, bu aşamada bir avuç Avukatla, Yecüc-Mecücün izini sürüyor, insanlık davasını güdüyordu. Ölüm tehditlerine rağmen Güçlükonak, Lice, Kuşkonar, Koçağılı, Kulp Katliamı davalarında, Albay Cemal Temizöz’ün yargılanması, Roboskî kırımında insanlığı savundu. Türk devletini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde defalarca mahkum etti.

İnsan olmanın bedelini yargılanma ve tehditlerle ödedi. En son, "PKK terör örgütü değildir, silah da kullanan bir direniş hareketidir" dediği için tutuklamak istediler. Onu da Hrant Dink gibi tutuklamadılar, ama tehditlerle baş başa bıraktılar.

Ve geçtiğimiz hafta sonu, bütün dünyanın görüntülerini seyrettiği üzere, polis, Diyarbakır’da "Dört Ayaklı Minare" köşesinde, iki kişiye yakından ateş ederken, tarihi esere verilen zararı protesto için orada bulunan Tahir Elçi de şaşkınlıkla bakıyordu. O iki kişi, kaçıp giderken Tahir Elçi, ensesinden giren, alnından tek kurşunla yere düşüyor, can veriyordu. Başbakan Davutoğlu, bir gün sonra şu açıklamayı yapıyordu:

"Bu tabancanın (Tahir Elçi’yi vuran silah) polisimizi (bir başka olayda) şehit eden teröristin elinde bulunan tabanca olduğu tespit edilmiştir. Ve şehidimizin (polisin) mübarek bedeninden çıkan merminin bu tabancadan çıktığı tespit edilmiştir."

Ortada mermi çekirdeği yoktu. Gazetecilerin kamera ile tesbitlerine göre kaçarak geçenler ateş etmiyordu. Yalnızca polisler ateş ediyor ve Tahirt Elçi düşüyordu…

Oysa, Kürt halkı için katil belliydi.