Gezi’den bu yana demokrasi mücadelesi ‘1 Arada’

Gezi isyanının 3. yıldönümündeyiz. 2013 Haziran’ında Türkiye’nin en büyük sosyal hareketi, gerçekleşmiş otoriterleşmeye karşı demokrasi ve yeni bir yaşam talebini sokaklarda günler süren direnişle kendini ortaya koymuştu.  Parklar ve meydanlar dünyadaki örneklerine benzer şekilde yaşam ve direniş alanı olarak sahiplenildi. Forumlarda uygulanan doğrudan demokrasi pratikleri, para geçmeyen marketler, dayanışma ve mizah parklarda kurulan yaşamın simgeleri oldu. 

Gezi isyanının kendiliğinden bir hareket olarak yaşanması, örgütlülüğe dönüşememesi, forumların sürdürülememesi büyük bir eksiklik olarak kaldı. Fakat arkasında kalıcı izler bırakmadığını kimse söyleyemez. ‘Biz Doğu’yu bu medyadan mı izliyorduk’ diye basının sansürüne tepki koymak, o zaman gerçekleşti. Lice’de karakol yapımına engel olmak isterken asker tarafından öldürülen Medeni Yıldırım, içlerindeki şoven damara ‘Gezi direnişçileri mazluma kimlik sormaz‘ diyerek o zaman sahiplenildi.

Gezi’den Lice’ye kurulan köprü, daha sonra HDP’de halklar arasında kuruldu. Bir başka Haziran’da, 7 Haziran 2015’de bu buluşmanın egemenlerin tüylerini diken diken edecek boyutlara geldiğini gördük.

Halkların barış, demokrasi ve birlikte yaşam politikasına verdiği şimdiye kadar görülmemiş bu desteği; Kürt siyasi hareketini tasfiye ve Kürt halkını asimile etme amacı güdenlerin hesabını boşa çıkartıyordu. Egemenler gerçek yüzlerini göstermekten başka yol bulamadılar. Erdoğan çözüm sürecini buzdolabına kaldırdı, yeniden savaş bütün şiddetiyle hayatı kapladı.

Fakat farklı bir seviyeye yükselen toplumsal bilinç, yine geçmişten farklı olarak savaşa seyirci olmayacağını ortaya koymaya başladı. Cizre’de özyönetim direnişine yapılan vahşi saldırılara Batı’dan emek, barış ve demokrasi mitingiyle el uzatılmak istendi. Bu yönelim Maraş’ları, Sivas’ları, 77 1 Mayı’’ını andırır şekilde katliamcı politikalarla karşılandı. Egemenler Batı’ya, halklar arasındaki böylesi bir buluşmaya asla tahammül etmeyeceklerinin mesajını verdiler.

Kentlerde sivillere yönelik patlatılan bombalar ile korku iklimini yarattılar. Suruç Katliamının da, 10 Ekim Katliamının da emniyetin bilgisi dahilinde gerçekleştiği biliniyor.

Bu süreçte Kürdistan’da güvenlikçi politikalara geri dönülürken, aynı anda Batı’yı da içine alan yüksek seviyedeki bu demokratik mücadele çıtası da hedefe alınmış durumda. Başta seçilmiş yerel yöneticiler olmak üzere, muhalif siyasetçiler keyfi şekilde tutuklanıyor. Kamu emekçileri kanunsuz bir genelgeye dayandırılarak idari baskılara maruz kalıyor.

Fakat bütün bu saldırılara ablukaya rağmen kimse susmaktan yana değil. İddiasından da vazgeçmek istemiyor. Geçtiğimiz 8 Mart, 1 Mayıs böyle bir iradenin sonucu olarak gerçekleşebildi. KESK 81 ilden 9 merkezde mitinglerle bu saldırılara karşı çıktı. ‘Bu suça ortak olmayacağız’ diyen akademisyenler baskılara, işsiz bırakılmalarına rağmen mücadelede ısrarcı olmaya devam ediyor. HDP darbeye karşı demokratik direniş buluşmaları gerçekleştiriyor. Bütün illerde demokratik siyaset buluşmaları yaparak yerellerde sadece partililerle değil demokratik kurumlarla da dayanışmasını güçlendiriyor. 

KESK’in laiklik ve güvenceli yaşam mitingi için seçtiği slogandaki gibi, faşizme karşı demokrasi mücadelesinde ‘1 Arada’ olmaktan başka çare yok. Ayrıca uzun bir zamandır hemen her örgütsel yapının açıklamasında, köşe yazılarında, basın açıklamalarında defaatle ifade edilen demokrasi bloğu ihtiyacının da acil bir ihtiyaç haline geldiğini bir gerçek.

Bu amaçla yanyana gelen bireyler, örgütler, inisiyatifler de demokratik platformlar oluşturuyorlar. Halihazırda 4-5 tane böyle demokratik platform oluşmuş durumda. Bazıları barışı öne çıkarıyor, bazıları anayasa tartışmasını, bazıları önce demokrasi diyor. Fakat hala bu platformların birbirleriyle nasıl bir eksende buluşacağı ve faşizme karşı ortak sesi ne şekilde yükselteceğimiz cevaplanmamış soru olarak duruyor. Gezi’den Lice’ye oradan Kobanê’ye biriktirdiğimiz bütün direngen gücümüzle, ortak aklımızla, mücadele azmimizle, şimdi bu soruyu cevaplamalıyız.