Güvenlik paketi ile 80’lerin karanlığına ışınlanıyoruz

Cemaate yapılan 14 Aralık operasyonu küçümsenecek bir olay değil. Ancak günler önceden ve ne tesadüf ki toplumu 80’lerin, 90’ların karanlığıyla tehdit eden iç güvenlik paketinin tartışılmaya başlandığı günlerde gündeme oturması fazla garip. Nitekim bir de üstüne para piyasasındaki dalgalanmalar eklenince, gündemde ne paket kaldı ne de paket tartışmaları. Oysa belki de bugüne kadar atılan en geri adım ve pek çok temel özgürlüğün kökten gaspı bu paket. Ve görünen o ki, biz başka gündemlerle meşgulken bir gece ansızın kanunlaşacak.
Önemine rağmen, gündemde tuttuğu yere bakıldığında olayın tam anlaşılamadığı hissine kapılıyor insan. Bu yüzden, ayrıntılarıyla irdelemek gerek ve yerim yettiğince bu pakete birlikte göz atalım istiyorum.
Paket kamuoyuna, başta silah kullanma yetkisi olmak üzere polisin yetkilerini artıracak tartışmasıyla yansımıştı, hatırlarsınız. Oysa polisin görev ve yetkilerini düzenleyen yasa (PVSK) da 2006 yılı Haziranı’nda yapılan değişiklikle, daha önceleri sadece ağır cezalık suçlarda ve koşulları varsa silah kullanabilen polise, adli para cezası hatta trafik suçlarında bile silah kullanma yetkisi verilmişti zaten ve ardından polis kurşunu onlarca can almıştı. Gezi olayları ve Kobanê protestoları sırasında polis tarafından işlenen cinayetlerin yarattığı tartışmalar da dikkate alındığında bu yetkinin kısıtlanması ihtiyacı varken, hazırladığı pakette tam tersini yaptı hükümet.
Paketin 1. madde gerekçesinde yazılanlarsa insanın kanını donduran cinsten. Var olan yasal düzenlemeyi "çok soyut” olarak niteleyen gerekçeyle, işlediği cinayetlerle ilgili polise karşı açılan davaların uzunluğunun polisi mağdur ettiği ve bu durumun polisin silah kullanırken tereddüt etmesine neden olduğu, bu nedenle kamu düzeninin sağlanamadığı belirtilerek polise "tereddüt etme öldür, biz arkandayız" denmekte.
Sadece bu da değil, bu paket hak ve özgürlüklerin polis tarafından kısıtlanması yahut gaspı durumlarında savcı ve hakim denetimini de bir anlamda devre dışı bırakıyor. Yani içişleri bakanlığı, valilik, emniyet amiri ve polisin keyfine mahkum ediyor herkesi. Polis, amirinin sözlü emri ile arama, elkoyma, iletişimin dinlenmesi hatta gözaltı işlemleri yapabilecek ve bu yaptıklarını savcıya ya da hakime suçun niteliğine göre 24 ya da 48 saat sonra bildirecek. Dosyalara konulacak gizlilik kararı, avukatların dosyaya erişiminin engellenmesi hep birlikte düşünüldüğünde, polis gözaltına aldığı kişiyi soranlara "bizde yok", savcı ise 24 saat yada 48 saat sonra gel diyebilecek. Bu arada tüm varlığımız polisin ellerine bırakılmış olacak.
Başka bir suç işlememiş olsanız bile, polis yakaladığında cebinizde demir bilye ve sapan taşımanın cezası 6 aydan 3 yıla, gösteri sırasında yüzü örtmenin cezası 1 yıldan 5 yıla, sokağa çıkma yasağına uymamak gibi emniyet tedbirlerine uymamanın cezası ise 3 aydan 1 yıla kadar hapis. Hapishanelerde yer yok ama bu pakette, izinsiz gösteriye katılmak yahut örgüt propagandası yapmak; yani bunlarla suçlanmak tutuklama nedeni olarak sayılıyor. 
Polisin güvenlik sağlama konusunda yetersiz olduğunu düşünen hükümet bu pakette belediyelik yerlerde de jandarmayı valinin emri altında görevlendirmeyi öngörüyor öte yandan. Yakında sokak başlarında, caddelerde, meydanlarda askerleri görebiliriz yani. Hükümetin, jandarmayı da polis gibi kullanma hesabı, paralı askerlik uygulamasının jet hızıyla hayata geçirilmesinin de nedeni aslında.
Keyfiliği yasal kılıfa sokan bu paket ile can güvenliğimiz de özgürlüklerimiz de iktidarın ve maşalarının keyfine mecbur bırakılıyor. Arkasından işkence mi gelir, gözaltında kayıp mı, yargısız infazlar mı? Ya da hepsi birden mi? Ağanın eli tutulmaz denir ama mesele hak ve özgürlüklerimiz olunca bırakın tutmayı, o eli kırmak şart. Toplumu sahte gündemlerden kurtarıp gerçeğine döndürmek ise yine demokratik mücadelenin ve siyasetin birincil görevi.