Halkın değil, sermayenin sağlığı

 Türkiye’nin önlem paketinde emeğe, işçi sınıfına, işsize, köylüye, yoksullara dair tek bir şey yoktu. Paket, sermayenin nasıl garanti altına alınacağı, sermaye birikim rejiminin nasıl sürdürüleceği noktasında, sermayeyi yöneten sınıfa kolaylıklar sağlayan, deyim yerindeyse sermayeyi yöneten, elinde bulunduran sınıfa “kıyak” imkanlar sağlamaya yönelikti. “Halk sağlığını” değil “sermayenin sağlığını” temel aldığı açıktı.

Barış BALSEÇER

Resmi makamların korona salgınının Türkiye’de görüldüğünü açıkladığı ilk günden beri, iktidarın salgına karşı aldığı tedbirler sürekli tartışma konusu oldu. Hafta sonlarına denk getirilen 65 yaşüstü kişilere uygulanan sokağa çıkma yasakları, alınan ekonomik tedbirler, Sağlık Bakanlığı’nın gün gün açıkladığı test, vaka ve ölen kişi sayıları ise bilim insanlarınca eleştiri konusuydu. İlk günden itibaren iktidarın salgına karşı aldığı önlemler, HDP’ye karşı giderek artan baskı ve tutuklamaları, cezaevlerindeki durumu ve AKP-MHP iktidarına karşı ne yapılmasını gerektiğini HDP Mersin Milletvekili Dr. Rıdvan Turan ile konuştuk.

Salgının başladığı ilk günden itibaren iktidarın aldığı önlemler nelerdi? Bu önlemler yeterli miydi?

Türkiye’de “korona ile mücadele” oldukça geç başladı. Bizler, Tabipler Odası, Sağlık Emekçileri Sendikası gibi kurumlar, salgın daha İran’da ortaya çıktığında iktidara uyarılarımızı yapmıştık. Ama mevcut iktidar herşeyi herkesten daha iyi bildiği için bu önerilere kulak asmadı. Dolayısıyla bir defa ülkemize virüs girdikten, yani pandemi oluştuktan sonra bir takım tedbirler alınmaya çalışıldı ama bunların yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Örneğin; hacdan dönen kafile daha organize şekilde içeri alınabilirdi. Umreden gelen insanlara test yapılmadı ve bu insanların herbiri bir yana dağıldı. Salgın dönemiydi, “umre” hiç yapılmayabilirdi. Salgının yayıldığı ilk günden itibaren yeterli test sayısına ulaşılmadı. Hastanelerde yoğun bakım üniteleri yetersizliğiyle birlikte sağlık çalışanları ve doktorlar salgına karşı mücadelede savunmasız bırakıldı. Sağlık Bakanlığı test, vaka ve salgından hayatını kaybedenlerin sayılarını kamuoyu ile şeffaf şekilde paylaşmadı.

İktidarın açıkladığı salgına karşı “önlem paketi” hakkında ne diyeceksiniz? Bu paket halka yansıdı mı?

Korona ile mücadele ve korona tedbirleri kapsamında bir “önlem paketi” açıklandı. Bu paket, açıkça koronavirüsün sınıfsal bir niteliğinin olduğunu gösterdi. Bu pakette emeğe, işçi sınıfına, işsize, köylüye, yoksullara dair tek bir şey yoktu. Önlem paketi, sermayenin nasıl garanti altına alınacağı, sermaye birikim rejiminin nasıl sürdürüleceği noktasında, sermayeyi yöneten sınıfa kolaylıklar sağlayan, deyim yerindeyse sermayeyi yöneten, elinde bulunduran sınıfa “kıyak” imkanlar sağlamaya yönelikti. Üzerinde epey zaman geçti ama pakete baktığımızda, “halk sağlığını” değil, “sermayenin sağlığını” temel aldığı açıktı. Paket açıklandığında “böyle bir anlayış ve böyle bir perspektifle salgınla mücadele edilemez” demiştik.

Salgın süresinde bile HDP’nin elinde bulunan belediyelere kayyum atandı. Bu engellemelerin ve yeniden kayyum darbesinin temel sebepleri nelerdir? 

Tabii ki bir diğer mesele de AKP–MHP iktidar blokunun, belediyelere yönelik yürüttüğü politikaydı. Belediyelerin salgında yapabileceği çok şey olduğu halde, iktidar belediyeleri kendisine alternatif bir iktidar olarak gördü ve böyle tanımladı. Salgın, deprem gibi felaketler olduğunda bir tür seferberlik halinin ortaya çıkarılması gerekir. Maske dağıtmayı dahi başaramayan bir iktidar, deyim yerindeyse belediyeleri felç ederek hastalığın daha da yayılmasına imkan sağladı. Oysa iktidar maskeleri dağıtımını organize edecek yapı değildir. Maskenin kime ve nasıl dağıtılacağını ancak ve ancak yerel yönetimler yani belediyeler bilir ve yapar. Ama iktidar belediyelerin çalışmalarını kanun dışı sayarak, salgınla mücadelede yerel yönetimleri engelledi. AKP belediyeleri ise bundan muaf tutuldu. Belediyelerimizde faaliyet gösteren arkadaşlarımız gözaltına alındı, belediyelerimize yine kayyum atandı. Oysa belediyelerimiz halk sağlığı konusunda çok önemli tedbirler almışlardı. Batman Belediyesi başta olmak üzere bütün belediyelerimiz salgın süresince gıda tedariğinde, sokağa çıkmama çalışmalarında, sokakların, parkların dezenfektasyonunda çok başarılı çalışmalar yürüttü. İktidar, batıdaki belediyelerin bağış toplamasını, yardım kampanyalarını yapmasını engelleyerek, Kürdistan’daki belediyelere ise ayrıca kayyum atayarak, belediyelerin koronayla mücadelesini engelledi.

Ama diğer taraftan iktidar salgına karşı başarılı bir mücadele verdiğini iddia ediyor…

Toplam hasta sayısıyla Türkiye, dünyada sekizinci sırada bulunuyor. Hastalık her yana yayıldıktan sonra ise iktidarın yapmak istediği şey, yeterli bir mücadele sergileyemedikleri koşullarda- kamuoyunda “korona ile iyi mücadele ediliyormuş” izlenimi yaratmak oldu. Aslında bakılırsa bir tür “algı yönetimi” pratikte yapılacak işlerin önüne geçti. Muhalefeti kabul etmeyip, muhalif belediyelerin çalışmalarının halk nezdinde görülmesini engelleniyorsa, bilinmelidir ki iktidar cephesinin ciddi bir oy kaybı söz konusudur.

İktidarın “normalleşme dönemine girdik” açıklamaları gerçeği yansıtıyor mu?

Algı yönetimi devam ediyor. “Normalleşme” söylemlerinin algı yönetimi olduğu açıkça ortadadır. Memlekette “normal” olan bir şey yok. Test sayısı, hasta sayısı ve salgından kaynaklı yaşamını kaybedenlerin sayıları kesinlikle normal değil. Memleketin sosyal ve ekonomik yapısı normal değil. Normalleşme süreci adı altında AVM’ler açıldı. Halk sağlığı açısından AVM’ler virüsün en fazla yayıldığı alanlar. Sermayenin sağlığı açısından AVM’lerin açılması iktidar için gereklidir. Çünkü Erdoğan’ı ayakta tutan sermaye sahiplerinin önemli bir kısmı AVM sahipleridir. Türkiye’de toplamda 500 civarında AVM bulunuyor. Bunların büyük bir kısmı Erdoğan’ı destekleyen sermaye sahiplerinden oluşuyor.

Sağlık Bakanı’nın salgına dair günlük yayınladığı rakamlar ne kadar doğru?

Reel şekilde günlük vaka ve ölüm sayılarını tutan bu değerli halk sağlıkçıları, Sağlık Bakanlığı’nca açıklanan vaka ve ölüm sayısını üç ile çarpmak gerektiğinin altını çiziyor. Salgından dolayı pek çok insan hayatını kaybetti. Hastane rapolarında ise ölüm nedenleri “korona” olarak değil, başka hastalıklar olarak geçildi. Yıllık aynı dönemlerdeki Türkiye’deki ölüm oranlarına bakıldığında, gözlenebilir bu artışın nedenine dair iktidardan herhangi bir açıklama yok. Yakın günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir açıklamada bulundu. Yıllara, mevsimlere ve aylara göre ölüm oranlarına bakıldığında, “korona salgını” sürecinde ölüm oranlarında çok büyük bir artışın olduğu açıklandı. Bu ölümlerin tek bir tanesi “vaka” olarak kayıt edilmemiş durumda. Ayrıca bu iktidara güvenmek için bir gerekçemiz yok. Şimdiye kadar işini gücünü yalanla, üçkağıtçılıkla, düzenbazlıkla sürdürmüş; mafyavari taktikleri başarılı şekilde uygulamış bu iktidarın sözlerine, açıklamalarına güvenmek için herhangi bir gerekçemiz olamaz. Dolayısıyla Sağlık Bakanlığı’nın gün be gün belli sayılarla açıkladığı veriler doğru değildir. Türkiye ciddi salgın riskiyle karşı karşıyayız.

İnfaz Düzenleme Yasası Meclis’ten geçti. Fakat siyasi tutsaklar bu yasanın dışında tutuldu. Cezaevlerinde son durum nedir?

Cezaevlerindeki durum çok sıkıntılı. İnfaz Yasası Meclis’ten geçerken defalarca dile getirdik. İnfaz Yasası muhalefetin zulüm altında yaşamasını esas alan, bir “kin” yasasıdır.

Şu anda cezaevlerinde maalesef kaç kişinin virüse yakalandığını bilemiyoruz. Fakat pozitif vakaların olduğunu olduğunu çok iyi biliyoruz. Ağır hastalar, kronik hastalıkları olanlar, kanser hastaları, yaşlılar başta olmak üzere yüzlerce tutukludan bahsediyoruz. Engelliler var cezaevlerinde. İki eli olmayan tutuklular var. Hiç bir ihtiyacını kendi başına gideremeyen engelli insanlar var cezaevlerinde. Tahliye edilmediler. Tarih yazmamıştır böyle bir alçaklığı.

İktidarın pandemi ile beraber ortaya çıkan krizi, fırsata çevirdiği yönündeki söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elbette sistem pandemi ile beraber ortaya çıkan krizi fırsata çevirdi ve çevirecektir. Özellikle HDP’ye

yönelik kriminalize etmelere, saldırı, tutuklama, gözaltılara baktığımızda, iktidarın pandemiyi bir nimet olarak gördüğü, krizi bir fırsata çevirdiğini anlıyoruz. Ama şu konuda yine de hassas olmakta fayda var. Koronavirüsün ortaya çıkardığı toplumsal ve siyasal koşullar, tek başına daha diktatoryal ya da daha demokratik yapmaz. Bazı ütopik değerlendirmeler var. “İnsanlık doğaya zarar verdi ve doğa da bunun cevabını veriyor. Dolayısıyla insanın doğa ile uyumlu bir yaşam kuracak” türünden ütopik görüşler mevcut. Diğer taraftan “dünyada faşizm çağı yeniden başlıyor” diyen distopik görüşler var. Sadece pandemiye bakarak bu iki değerlendirmeyi haklı göstermek mümkün değil. Bana göre bu biraz falcılığa benziyor. Saflar, yani sınıf mücadelesi diye bir kavram var. Pandemiyle beraber oluşan kriz sonrasında toplumsal yaşamın nereye evrileceğini sınıflar, yani saflar mücadelesi” belirleyecek. Elbette iktidarların yönelimi; kendi iktidarlarının tahkim edilmesi ve daha otoriter rejimleri örgütlemek biçimine ortaya çıkacak. Bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Buna izin verecek miyiz? Ya da dünyadaki işçi sınıfı, emekçiler, dünyadaki muhalifler buna izin verecekler mi? Dediğim gibi mücadele edeceğiz dersek, tam tersine bir sonuca da evrilebilir. İktidar tarafından nasıl otoriter bir biçimde yorumlanarak değerlendiriliyor, “Allahın bir lütfu” olarak görülüyorsa; devrimciler, demokratlar, muhalif güç olarak bizler de bunu “Allahın bir lütfu” olarak görüp mücadelemizi büyütmeliyiz.

Kriz tek başına salgınla mı ortaya çıktı? Zaten krizde olan Türkiye ekonomisi vardı. Salgın ile birlikte Türkiye ekonomisindeki durum nedir?

Bence bu kriz, bütün topluma ve siyasete ayna tuttu. Kendi suretimizi görmemize imkan sağladı. İki şey ortaya çıktı. Bunlardan biri artık dünyada ve Türkiye’de krizlerin sistematik ve sürekli hale geldiğidir. Yani dünya ekolojik kriz, toplumsal cinsiyet krizi, iktisadi kriz vb. gibi çoklu krizler dönemine girdi. Bu sistem böyle devam ettiği müddetçe huzurdan bahsetmek mümkün değil.

İkincisi, “artı değer sömürüsünün yetmezliği” olarak adlandırabileceğim bir süreç yaşanıyor. Yani burjuvazi artı değeri yeterince sömüremez hale geldi. Çünkü bir çok sektörde işçiler çalışıyor olsa da bir kısmı, üretim süreçlerinin dışında kaldı. Sermaye birikim rejimi ciddi risklerle karşı karşıya. Toplumda tüketim alışkanlıkları ve alışkanlık biçimleri şekil değiştirmeye başladı. Bunlardan hiçbirisi kapitalistlerin isteyebilecekleri şeyler değil. Bu, zaten varolan ekonomik durgunluğu biraz daha arttırdı. Türkiye’de son 6 içerisinde olağanüstü bir döviz çıkışı oldu. Kurun aşırı yükselmesini Merkez Bankası’nın artık sübvanse edebilmesi mümkün değil. Çünkü Merkez Bankası’nın kasalarında para kalmış değil. Türkiye uluslararası alanda, başka ülkelerin yüzde sıfır faizle aldığı kredileri, yüzde altı düzeyinden bulamaz hale gelmiş durumda. Bütün bu faktörleri değerlendirdiğimizde durum Türkiye açısından hiç de parlak değil. İşin özü şudur.

Krizin ekonomik faturasının emekçilere çıkarılacağı belirtiliyor…

Türkiye’de dış kaynaklı sermayenin bitişi, otomatik olarak şunu tetikleyecek: Kriz dönemlerinde işçi iyi terletilmemişse, birisi “normalleşme” diye bağırdığında iktidarın “emekçiyi terletme motivasyonu” daha da artacak. Yani ne yapılmamışsa şimdi onu yapmak için çaba sarfedilecek. Büyük olasılıkla önümüzdeki dönemde bununla ilgili yasa tasarıları Meclis’e getirilecek. İşçi sınıfının temel hak ve özgürlüklerini daha fazla sömürecek, budayacak tasarılar hazırlanacak ve düzenlemeler yapılacak. Kapitalizm için sermayenin bu krizden bir biçimiyle çıkması gerekiyor. Çünkü o sermaye olmadan Erdoğan iktidarının da ayakta kalması mümkün değil. Dolayısıyla koronavisürü salgını dolayısıyla gördüğümüz şeylerden bir tanesi, devlet ile sermayenin halka düşman olduğudur. İktidar bloğunun, Erdoğan ve sermaye sahiplerinin özgürlük, hak karşıtı tutumunu her zamanki gibi pandemide de görmüş olduk.

Pandemi öncesine baktığımız iktidar bloğunun HDP’ye yönelik bir baskısı söz konusuydu. Pandemi sürecinde de bu politikasında ısrarcı olan iktidarın, HDP’ye yönelimin sebepleri nelerdir?

İktidar pandemi ile beraber ortaya çıkan krizi her anlamda bir fırsata çevirdi. İktidar bloku önünde tek bir engel kalmış durumda. O da HDP’de toplanan mücadele birikimi ve mücadele deneyimidir. Ana gövdesini Kürt Siyasal Hareketi’nin oluşturduğu HDP’de bir kişinin bile tasvip etmediği koşullarda, iktidar açısından gelecek çok da parlak görünmüyor. Geri kalan muhalefet zaten Erdoğan’ın muhalefeti. Her koşulda, en kritik noktalarda iktidarla işbirliği yapmayı muhalefet zanneden bir muhalefet. Yine Güney Kürdistan ve Rojava’da Erdoğan rejiminin girişimleri, saldırıları, Libya’daki savaş politikası dikkate alındığında, iktidarın bütün olana bitene bakıp daha barışçıl bir ders çıkarma ihtimalinin olmadığını görüyoruz. Tam tersine bütün bu gelişmelere baktığımızda, krizi daha da derinleştirecek, savaş politikalarını daha da boyutlandıracak tutum içerisinde olacaklarını bize gösteriyor. Gerilla mezarlarına yapılan saldırılar, kayyum siyaseti, HDP aktivistlerinin gözaltına alınması ve tutuklanması, basit bir basın açıklamasını dahi yaptırmamak için Ankara İl Eşbaşkanımız, MYK üyelerimiz örneğinde olduğu gibi partimizin çalışanlarının darp edilmesi… Bütün bu tablo, bir şeyin alameti farikasıdır. O da iktidarın bu saldırgan politikalarını devam ettireceğidir. Karşımızda rıza üretemeyen bir iktidar var. Rıza üretilemezse, rızayı zor ve baskı aygıtlarıyla yedekliyor. Baskıyı daha fazla örgütlüyor. Yeni İnfaz Yasası’nın böyle gelmesinin sebebi de AKP’nin tam anlamıyla MHP hattına katılmasıdır. Kendi iktidarlarını geleceğinden korkuyorlar ve tedirginler.

Muhalifler ne yapmalı? HDP milletvekili olarak yeni süreçte yapılması gerekenlere dair neler söyleyeceksiniz?

Biz elbette bu iktidarı yenebiliriz. Daha önce yendik. Onu tarihin çöp sepetine atacak bir güce, bir potansiyele sahibiz. Yalnızca daha organize, daha planlı olmalıyız. Bütün mesele bunun örgütlenebilmesi, ortak bir program çerçevesinde organize olması ve halklara yönelik her türlü saldırıyı tarihin çöp sepetine bir dinamizimle, ileriye atılmasıdır. Bence kimse enseyi karartmasın. Karşımızdaki yapı, güçlülüğünden değil, güçsüzlüğünden dolayı bu kadar saldırgan. Güçsüzlüğü arttıkça, saldırganlığı daha da artacak. Ama hiç bir diktatörlük, tarihin sonuna kadar devam edemez.