HDP hem bir liman hem de bir kaledir

HDP’ye yönelik son saldırı dalgası şiddetlenerek sürecek gibi görünüyor. Erdoğan-Bahçeli diktası HDP’yi susturamadıkça korkudan uyuyamıyor. Bu nedenle emrindeki çeteleri, tetikçileri harekete geçirerek her yolla saldırıyor.

HDP’ye karşı düşman hukuku uygulandığı söyleniyor. Ama bu ifade yetersiz kalıyor. Düşman hukuku denilince savaşan iki taraf var demektir ve bu savaşın da bir hukuku-kuralları vardır. Savaş hukukuna uymayanlar savaş suçlusu olarak yargılanır. Oysa HDP’ye karşı uygulanan bir düşman hukuku bile değildir. Hiçbir kural tanımayan, hiçbir ahlaka uymayan, hiçbir kitaba sığmayan haksız, hukuksuz ve vicdansız, gözü kara bir düşmanlıktır.

Hiçbir kitaba sığmayan düşmanlık zihniyeti bugün dört koldan HDP’ye saldırıyor. Muğlalı Mustafa Paşa’nın emrindekiler dağ başındaki masum köylülere saldırıyordu. Erdoğan-Bahçeli çetesi hem dağ başındaki HDP seçmeni olan köylülere, hem de şehir merkezlerindeki seçilmiş vekillere ve belediye eşbaşkanlarına saldırıyor.

HDP’ye yönelik saldırıları sadece HDP’ye yönelikmiş gibi saymak yanıltıcıdır. Saldırılar esasen tüm halkın iradesine ve temel özgürlüklerine-haklarına karşı yapılmaktadır.

Seçilmiş vekillerin, belediye eşbaşkanlarının tutuklanması halkın seçme ve seçilme hakkının ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla eşit-genel oy hakkının gasp edilmesi demektir. Güney Afrika devriminde en önemli talep “Eşit ve genel oy hakkı” idi. Türkiye’de kağıt üzerinde bu hak vardır ama özellikle 7 Haziran 2015 seçimlerinin geçersiz sayılmasından bu yana halkın iradesi ve oyları yok sayılmaktadır. Cezalandırılan sadece vekiller ve belediye başkanları değil, onlara oy veren bütün halktır. Bu durumda eşit ve genel oy hakkı vardır denilemez. AKP-MHP çetelerinin “Biz oy veren halka saygılıyız” demeleri kara mizah bile olamayacak bir utanmazlıktır. Burada gasp edilen milyonlarca insanın iradesi ve seçme-seçilme hakkıdır. Zaten göstermelik hale getirilmiş bir mecliste muhalefetin varlığına sembolik olarak bile tahammül edilmemektedir.

Sadece mecliste değil, toplumun tüm katmanlarında muhalefetin ve direnişin kırıntısı bile kalmamacasına ezilmek isteniyor. Halkın biraz nefes alabildiği yerel yönetimler-belediyeler kayyımlar eliyle valiliğe bağlı bir müdüriyetine dönüştürüldü. Şimdi sendikalar, barolar, mühendis odaları, tabip odaları da Erdoğan’ın emrindeki kıraathanelere dönüştürülmek isteniyor.

Uzun zamandır halkın düşünce, örgütlenme ve düşüncesini yayma hakkı, gösteri ve yürüyüş hakları zorbalıkla engelleniyor. Devletin silahlı-silahsız güçleri halkın güvenliği için değil, halkı bastırmak için kullanılıyor. Kayıp çocuğunun akıbetini soran ve cenazesini isteyen aileler, hasta tutsak yakınları, alın terinin karşılığını isteyen işçiler zorbalıkla susturuluyor.

Akademisyenlerin susturulması halkın bilime ulaşma hakkının gasp edilmesidir.

Gazetecilerin susturulması halkın doğru habere ve bilgiye ulaşma hakkının engellenmesidir.

Baroların susturulması halkın savunma hakkına ve bağımsız yargıya açık bir saldırıdır.

Tabip odalarının susturulması emekçilerin yaşam haklarıyla oynamak ve tehlikeye atmaktır.

Yüzlerce TV kanalında her gün HDP’yi konuşuyorlar ama bir tek HDP’li yok. Ne söz hakkı var ne de saldırılara karşı cevap hakkı. İdam mahkumlarının bile son söz hakkı olur. HDP’ye bu hakkı bile vermeden linç ediyorlar.

HDP hem bir liman, hem de bir kaledir.

Zulme uğrayan herkesin sığınabileceği bir limandır. Ama aynı zamanda zulme karşı direnenlerin ve mücadele edenlerin birleştiği bir kaledir.

Saldırıya uğrayan en başta HDP’dir ama sadece HDP değildir. Önce HDP kalesini düşürmek istiyorlar. HDP düşürülürse gerisi kolay diyorlar. İşte bu nedenle ve hemen direnişi büyütmeliyiz.

“Hep birlikte, demokratik bir geleceğe” yürümekten başka bir çözüm yolu yoktur.