Hem üzgün, hem öfkeli

Ankara Katliamının 7. gününde, sessiz eylem için Kadıköy İskele Meydanı’nda toplandık. Ellerimizde "Katili tanıyoruz" dövizleriyle orada otururken, benden biraz ötedeki katliamdan sağ kurtulmuş yoldaşlarıma uzun uzun baktım. Doya doya baktım. Yitirdiklerimizi de aralarında bulacakmış gibi baktım. 

Kadıköy İskele Meydanı’nda hepimiz duygu yüklüydük. Birbirimizi sıkı sıkıya kucakladık, gözlerimiz dolarken yoldaşlarımıza sarıldık. Hemen herkes siyah giymişti. Ve her birinde bir canımızın ismi yazan 102 siyah balon getirilmişti eylem alanına. Bir saat süren çok samimi, duygulu, katliamcı devlete karşı bir o kadar öfkeli, birbiriyle adeta yumak olmuş insanların oturma eylemi biterken, sanki yeniden canımızdan can koptu. Balonların her biri gökyüzüne bırakıldı, onlar havada süzülürken bakakaldık. 

Meinhof demişti ki; "Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim." Kadıköy meydanındaki bizler her ikisini de yaşamayı seçmiştik sanki. 

Orada otururken yanımdaki genç bir kadın arkadaş öndekine seslendi. "Ya biz de tam Cizre’yi size anlatacaktık. Bin misli gerçekleşti." Diğeri "Bin misli" diye onayladı onu. 

Yakın zamanda kadın örgütleri, avukatlar, emek örgütleri Cizre’ye heyetler göndermişti. Batı’ya tanıklıklar anlatılsın, Cizre ve Kürdistan’daki benzer yerlerde yaşanan devlet terörüne karşı halklarımız arasındaki dayanışma büyüsün diye. 90’lardan çıkarılan dersler vardı ya, işte ondan. Batı metropolleri artık üç maymunu oynamamalı, kirli savaşa susarak onay vermemeliydi. Artık kirli savaş bitmeli, barış ve demokrasi kazanmalıydı. Onun için öğretmen, inşaat işçisi, avukat, sağlıkçı, ev işçisi, taşımacılık işçisi, esnaf, aktivist, siyasetçi, pek çok insan sendikalarıyla, meslek örgütleriyle, partileriyle 10 Ekim’de Ankara’daydı. Barış için oradaydılar. 9 gün silahların ablukasında, sokağa çıkma yasağı altında aç, susuz ve şiddet dolu günler yaşayan Cizre’ye ses vermek için ordaydılar. Direnen Cizre halkının taleplerinde kendini görmekti sebep. Emekçilerin kendi geleceğine dair sözünü söyleme vakti gelip de geçmesin diye oradaydılar. Pek çok şey içindi aslında… Gezi’den Lice’ye, oradan Cizre’ye gelişen bilinç sıçramasıydı son birkaç yıldır yürünen yol. O yol kesilmek istendi bombalarla Ankara’da.  

Peki, başardılar mı? Bu sorunun cevabını belki de yakın bir gelecekte göreceğiz. Ancak ben şimdiden ipucu mahiyetindeki şu sese kulak vermeyi öneriyorum. Geçenlerde katıldığım bir programda; 10 Ekim Ankara Katliamını yaşayanlardan bir kadın; program formatında olmadığı halde Hayat TV "Ekmek ve Gül" programına Manisa/Salihli’den bağlanmak için ısrar etti. Şunu söylemek için; "Barış katliamının olduğu gün ben de ordaydım… Meydandan gelirken -olay sonrası – Kürt kentlerinden gelen kadınlardan birinin "Biz alışmıştık. Ama burada olmamalıydı" demesini hiç unutamıyorum. 60 yaşındayım… Çocukların savaş içinde büyümesini istemiyorum… Korkmuyoruz onlardan. Demokrasi ve barış gelene kadar alanları terk etmeyeceğim." 

Bu inadın ve ısrarın Ankara Katliamının sıcaklığı sürerken söylenmiş sözler olduğundan çok, bundan sonraki yolculuğumuzun yönünü gösteren işaretlerden olduğuna inanıyorum.

Direnmekten, örgütlenmekten, kazanmaktan başka seçeneğimiz yok ki. Bunu acılarla, ölümlerle hırpalanarak öğreniyoruz. Her geçen gün biraz daha ileri adım attığımızı söylemek hayal değil. Gezi’den buyana toplumsal muhalefet yükseliyor. Egemen devlet yapısında hazımsızlığa yol açan HDP’nin yüzde 13’lük başarısı bunun göstergesi. Üstelik ezilenleri hep iki kutba bölmeye yarayan şovenizm silahının da tutukluk yaptığı günlerdeyiz. Öyle ya da böyle asker cenazelerinde isyan eden ailelerin haykırışları sansüre rağmen her yerden duyuluyor. Devletin savaş ısrarı pek çok şekilde sorgulanıyor. Kadınların itirazları da örgütlülükleri de yükseliyor. Buna emek alanındaki işçi katliamlarına, iş cinayetlerine, korkunç çalışma şartlarına duyulan öfke ekleniyor. Her yerde irili ufaklı iş yeri direnişlerinin biri bitiyor, diğeri başlıyor. 

Yakın zamanda Metal direnişinde gördüğümüz gibi, Türkiye emekçilerinin boyunduruk altında tutan sendikal koruculuk sisteminin dahi çatırdadığı günler yaşadık. Her ne kadar emek mücadelesinin önünü kapatmış olan düzen sendikalarının ve emek alanının kuşatılmışlığının aşılması için daha çok çabaya gerek olsa da şovenizmin duvarlarının çatlaması gibi, emeğin kuşatılmışlığının da sınırları kendini göstermeye başladı. Ankara bombası bu ilerleyişi geriye çevirmeye zorlamak için. Fakat ne olursa olsun hiçbir şey; Kürt meselesi baskı altındayken emeğin kurtuluşunun da, kadınların özgürlüklerinin de, bütün hak ve özgürlüklerin de baskı altında olduğu gerçeğini gizleyemiyor.