İbrahim ile 7 yıl

“Vartinik’te, ayağında bir lastik vardı, kara lastik.  Ayağına büyük gelen bir lastik.   Zarureti anında sezinleyen, üzerinden çıkarıp,  yoldaşına veren bir adamdı.”

Türkiye devrimci önderlerinden İbrahim Kaypakkaya, 68 Kuşağının fikirlerini aşan ve halen güncelliğini koruyan bir dizi sorunu tahlil etti. Kürt ve Ermeni sorununa yaklaşımıyla resmi tarihin dışına çıkan Kaypakkaya, karşısına devletin şiddetini ve dönemin ilerici kesimlerini aldı. Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Ordusu’nun (TİKKO) kurucusu Kaypakkaya, Malatya, Dersim ve Antep bölgelerinde örgütsel faaliyetlerde bulundu. 24 Ocak 1973’te “ihbar” üzerine yakalandı. Yaralı haliyle karda yürütülen Kaypakkaya, Diyarbakır Cezaevi’ne götürüldü, işkenceyle öldürüldü. 16 Mayıs 1973 tarihindeki sorgusundan iki gün sonra, babasına parçalanmış cenazesi verildi. Kaypakkaya, mücadele tarihine “Ser verip sır vermeyen” olarak geçti.

Yoldaşı Muzaffer Oruçloğu’na göre, tahlil ettiği sorunların halen var olması ve Türkiye devrimci hareketindeki özgün yeri, bugün halen Kaypakkaya’yı yaşatıyor. İşkenceyle katledilişinin 47’nci yılında devrimci önder Kaypakkaya ve onun temsil ettiği gerçekliği Muzaffer Oruçoğlu anlattı. Mezopotamya Ajansı’nın Eylül Deniz Yaşar’ın söyleşisini özetledik.

İbrahim Kaypakkaya gerçekliği, Türkiye devrim hareketinde her zaman özgün bir yerde durmaya devam ediyor. Ancak Kaypakkaya fikri üzerinden hem devletin hem de mücadele tarihinde birçok baskı olduğunu görüyoruz. Onun yoldaşı olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kaypakkaya üzerinde böyle baskı kurmalarının çeşitli nedenleri vardır. En başta onun düşünce silsilesidir, savunduklarıdır. Kaypakkaya döneminde kurtuluş savaşı tahlili yapan insanlar, savaşa önderlik eden sınıfların büyük Türk burjuvazisi ve toprak ağaları olduğunu söylemiyorlardı. Kaypakkaya bunu söyledi. Üstelik bunu şu şekilde söyledi, Ermeni ve Rum malları ile palazlanan, şişen yeni Türk burjuvazisi, büyük burjuvazi ve onların müttefiki büyük toprak ağaları dedi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ni yönlendiren, orada hâkim olan da bunlardı, dedi.

Kaypakkaya Kuvâ-yi Milliye’ye “büyük burjuvazi” demiyordu, “milli burjuvazi” diyordu. Mustafa Kemal hareketinin tabii hem Ermeni hem Rum hem de Kürtlere savaş yılları içinde uyguladığı politikalara değindi, bu da önemliydi; sadece onun sınıf karakterini ortaya koymakla kalmadı, bu sınıfın nasıl bir politika izlediğini de açıkladı.

İbo tabii bununla kalmadı, aynı zamanda cumhuriyet tarihini de tahlil etmeye girişti. Ermeni Jenositine parmak bastı. Yazılarında şunu söyledi: “Tarihimizde sadece Ermeni jenositi değil, birçok jenositler yapıldı.” Ermeni jenosidini 1915-1919-20 olarak ikiye ayırdı, bu yazılarında var. Tanık olduğum, birlikte hareket ettiğimiz için bu konuların yazıya geçmemiş ayrıntılarına dair neler düşündüğünü tabii ki biliyorum, ben sadece yazılarına dayanarak konuşmayı tercih ediyorum. Çünkü insanlar nerede söyledi, ne zaman söyledi diye soruyorlar, haklılar. Tabii kemalist hareketin savaştan sonra, cumhuriyet döneminde uyguladığı politikaları, bu dönemdeki sınıf ilişkilerini, Bayar-Menderes iktidarına ve 27 Mayıs’a kadar tahlil etti.

Bu tahlilde “Kürdistan sorunu” diye belirttiğiniz sorunu Kaypakkaya nasıl ortaya koydu?

Başta Şeyh Said olmak üzere, Kürt isyanları konusundaki tavrını koydu önce. O dönemde Türk solunun bir bölümü, Kürdistan’ın bir ulus olmadığını söylüyordu. Yani 68-69-71 yıllarında. Uluslaşmamış, henüz uluslaşma sürecini tamamlamamış diyordu. İbrahim buna karşı çıkıyordu, Kürdistan’ın bir ulus olduğunu, kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğunu, yani ayrılıp bağımsız bir devlet kurma hakkına sahip olduğunu söylüyordu, bu yazılarında vardır. Kürt isyanları konusundaki tavrı, onu mevcut anlayıştan, yani 68 hareketinin örgütleri de dâhil, onların anlayışından köklü bir şekilde farklı hale getiriyordu. Şunu ısrarla belirtiyordu: Ezilen bir ulus, ezen ulusa karşı ayaklanıyor. Bu ayaklanma ister işçi sınıfının, ister yoksul köylülüğün, isterse büyük toprak ağalarının ve şeyhlerin önderliğinde olsun, ezilen bir ulusun, ezen ulus egemenlerine karşı isyanının muhtevası doğal olarak demokratiktir; çünkü kendi kaderini tayin hakkını bizzat ayaklanarak gerçekleştirmek istiyor, diyordu. Bu açıdan bakıldığında tabi, o ana kadarki tüm güçler, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Dev-Genç, bütün bu cepheyi karşısına almış oluyordu. Çünkü bu cephe, Şeyh Sait isyanı başta olmak üzere bütün Kürt isyanlarını “gerici, şeriatçı isyanlar” olarak damgalıyor ve İngiliz emperyalizmi ile işbirliği bağını da belirtiyorlardı.

Tabi, Kürt sorununa ilişkin bu tahlil karşısında sadece devleti değil, aynı zamanda Türkiye devrimci hareketini de karşısında buldu. Türkiye devrimci hareketi, görmezlikten geldi. Hatta 68’le ilgili, Denizlerle ilgili filmler yapıldığında, Erdal Eren’e kadar getirildi o filmler, İbo yoktu. İbo’nun adı bile yoktu.

Kaypakkaya neden yoktu?

Sırça saraya taş atmıştı çünkü. TKP başta olmak üzere, solun görüşlerine de taş atmıştı. Bundan dolayı, devlet, sistem ve Türkiye solu onu şöyle bir kenara koydu. Çünkü cumhuriyet döneminin tahlilinde kemalist hareketin askeri-faşist bir diktatörlük olduğunu bu cephe kabul etmiyordu. İbo’ya göre, kemalist hareket, işçi sınıfı hareketini ezmiş, sendikaları kapatmıştı; bütün örgütleri kapatmış, Kürt ulusunun hareketlerini zaten kanla bastırmış ve bir egemen teori olarak ortaya çıkmıştı.

Bu egemen teoriyi Kaypakkaya nasıl açıklıyordu?

“Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türk’üm diyene”, “Tüm dünya dilleri ve tarihi, Türk dili ve tarihinden türemiştir.” Yani Güneş dil teorisi, tarih teorisi ve aynı zamanda tekçilik. Bir, Türklük esasına dayanan; iki, Sünnilik esasına dayanan tek tip bir sistem. Çünkü bu biraz da tarihle ilgili. Osmanlı, Viyana bozgunundan beri sürekli parçalanıyordu. Bu parçalanmanın en son halkası neydi? Anadolu’nun parçalanması. Bir varlık-yokluk meselesi gibi görünüyordu bu. O zaman, bizi parçalayan farklılıktır anlayışına yöneldiler, bu farklılığı ortadan kaldırmamız lazım dediler; bir çimentoya ihtiyacımız var, bizi tutacak olan çimento da Türklük ve Hanefilik’tir. O zaman ne oldu, Kürtler Türk oldu, Anadolu’da yaşayan bütün o farklı diller, kültürler hepsi Türk dilinin ve kültürünün bir parçası haline gelmiş oldu. İbrahim’in duruşu işte bu anlayışa karşı bir duruştu, bu da tehlikeliydi, İbrahim’in ölümüne yol açtı. İbrahim’i bundan dolayı öldürdüler.

İbrahim Kaypakkaya adı neden hala yaşıyor?

Bu sorunlar çözülmediği için yaşıyor İbrahim. Marx niye yaşıyor? Marx’ın koyduğu problemler ve çözüm yolları mevcut dünyaya baktığımızda, güncel olarak görülüyor. Ezenler, ezilenler, işçi sınıfı, burjuvazi vs. Marks’ın savaşa bakışı, insana bakışı, geleceğe bakışı, bir bütün olarak varlık âlemine bakışı yaşıyor. Niye yaşıyor? Çünkü mevcudun kendisi onu bağırıyor. Ben böyle gidemiyorum, diyor. Sen bunun çözüm yollarını gösterdin. Neredesin? Ben böyle gidemiyorum, diye bağırıyor şartlar. Marx’ın, Lenin’in, sosyalizm idealinin yaşamasının da nedeni budur. İbo’nun yaşamasının nedeni de budur, ama tabii o değildir sadece. İbo’nun sosyalizme bakışı da farklıydı.

Bu nasıl bir farktı? 

İbo’da Çin’deki kültür devriminin etkileri oldukça derindi, canlı kanlıydı. Yani şöyleydi: Sen iktidarı alırsın, ama iktidar cihazı içinde yozlaşabilirsin, yozlaştığın anda da halkın seni yıkma hakkı vardır. İktidarda da olsan halkın seni yıkma hakkı vardır. Bundan dolayı ne oldu? Sovyetler Birliği’ne emperyalist dedi, devlet kapitalizmi, dedi, oraya hâkimdir, sermaye ihraç ediyor, dedi. Bunu dediğinde kuşkusuz, Türkiye solunu bir bütün olarak karşısına aldı.

2020 Türkiye’sinin güncelliğini de ele alırsak, Sovyet Devrimi’ne yönelik böylesi bir eleştiriyle sınıf ve ulus sorunu Kaypakkaya düşüncesinde, Kürt sorunu temelinde nasıl ilişkileniyor?

Kürt sorununun esaslı çözümünü, sınıf sorununun çözümüyle birlikte ele alıyordu. Şimdi yaşasaydı, durumla yakından ilgilenirdi. Kürtler 84’ten beri bir savaş veriyorlar, ölümcül bir savaş veriyorlar, bu büyük kayıplara yol açtı, her iki taraftan da gençlerin ölümüne yol açtı, köyler yıkıldı, doğa zarar gördü, şehirler yıkıldı. İnsanın ruh dünyası, psikolojisi farklılaştı. Yarı delirme hallerinde olan bir yığın insan var şimdi.

Devlet ve onun şartlandırdığı toplum, savaş başlayıncaya kadar bir şey söylüyordu. “Hepimiz çok şükür Türk’üz” diyordu, değil mi? Şimdi ne diyor? “Evet, siz Kürt’sünüz, kardeşimizsiniz, sizinle bin yıldır bir arada yaşıyoruz, biz de Türk’üz, bak, bin yıllık bir kardeşlik var, birlikte yaşayalım, ama Kürt olmaktan kaynaklanan haklarınız yok sizin” diyor. Bu kadar savaş, bu kadar kıyametten sonra diyor bunu. Bu neyi gösteriyor? Türk devletinin anlayışını gösteriyor. Stalin’in bir sözü var, diyordu ki “Milli zulmün şampiyonudur bu Türk egemen sınıfları ve devleti, milli zulmün dünyadaki şampiyonu.” Şimdi gelinen noktada tüm bunlara rağmen sen hala şunu diyorsun, “Evet, sen Kürt’sün, canım ciğerimsin, sensiz yapamam, ama hakkın yok”. Nedir o hak? Ayrılma hakkın yok. Bu durum, evliliğe benzer biraz. Boşanma hakkın yok, ayrı bir yaşam kurma hakkın yok diyor. Köleye, sömürgeye diyor bunu. Sömürge de zorakileşmiş evlilik gibidir.

İşin esası budur. İbo’nun bir de gücü buradan geliyor. Ne dedi biliyor musunuz? “Milli sorun aslında özünde bir pazar sorunudur.” Bu Lenin’in görüşüdür. Ama Türk solu, geminin bordosundan aşağı atmış bu görüşü. Mili sorun, öz olarak pazar sorunudur. Ezen ulus egemenlerinin, ezilen ulusun pazarlarına el koyması sorunudur, mesele budur diyordu. Hatta diyordu, direnen ezilen ulusun egemenlerinin sorunu da budur, kendi pazarlarına hâkim olmak. Ezilen ulusun burjuvazisi ve toprak ağaları da kendi pazarlarının efendisi olmak istiyorlar. O pazarda, kendi dillerini konuşmak istiyorlar. Ancak, o ezilen ulusun hareketine, başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen sınıflar, önderlik ederse durum değişir, diyordu.

İbo’nun düşüncesine karşı çıkan bütün o sol cephe, şunu söyledi; milli sorun, emperyalizme karşı mücadele sorunudur. İyi, güzel de ama işin ekonomik özü ne? Mücadele siyasal bir şeydir. Milli sorunun ekonomik olarak özü nedir, diye sorduk. Kürtlerin karşısında kim var? Emperyalizm mi var sadece? Kürtlerin karşısında ilk olarak ve esas olarak, Türk egemen sınıflarının güçleri vardır, devleti vardır. Kürdistan sorunu emperyalizme karşı bir mücadele sorunudur dediğin anda, Kürtlerin karşısındaki o asıl gücü gölgelemiş oluyorsun, o güç de yapacağını yapıyor. Koçgiri’de yaptı, Şeyh Said’te yaptı, Ağrı’da, Zilan’da, Dersim’de yaptı, en son şehirlerde neler yaptı.

Kaypakkaya’nın yaşamı nasıl bir miras bırakıyor, onun yaşam anlayışına şahitliğinizi anlatır mısınız? 

O yaşamı ben pratik olarak yakından gördüm. 7 yıllık arkadaşlığımız bana gösterdi. Nedir o yaşam? Bir, sadeliktir. İki, mülk edinme duygusundan uzaklık. Üç, dayanışmadır. Zaruri ihtiyaçları karşılamanın dışında herhangi bir biriktirme işinden uzak durmadır.

Cebinde sürekli kitapla gezmesinin, şiir yazmasının, keman çalmasının, tarihe girmesinin, felsefe ile uğraşmasının… Hepsinin, 24 yaşında olan bir insanın bu çok yönlü araştırma, devşirme ve özümseme hareketinin bir geçmişi vardır, şüphesiz, şartlardan kopuk değil. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gelmeden önce TİP’liydi. Hasanoğlan Öğretmen Okulu’ndan gelmişti, orda öğretmenlerinin etkisiyle iki dergi okumuş, birisi Varlık, edebiyat dergisiydi, diğer de Yön, Doğan Avcıoğlu’nun o zaman çıkardığı bir dergi. Okul kitaplığına dadanmış, oradan bir şeyler öğrenmiş. TİP’le ilişkiye girmiş, daha o zaman Türkiye İşçi Partisi de yeni kurulmuş bir parti. Formasyonunu da oradan aldı, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na geldi. Çapa’da çalışma yerimiz kütüphaneydi. O kitaplarla içli dışlıydı, Batı klasiklerine en çok orda daldı. Onun dışında Beyazıt Kütüphanesi’ne gidiyor, İstanbul’un çeşitli kütüphanelerine gidiyor, yani kendini problem etmiş bir insandı.

Onun esas sorunu şüphesiz devrim sorunuydu, ama bir de kendi sorunu vardı, böyle yaşayamıyorum sorunu vardı, ben böyle yaşayamam; bir sulta kurulmuş, bir demir ökçe var, demir ökçenin altında onun yarattığı şartlar, çerçeve içinde yaşayacağım öyle mi, ben böyle yaşayamam. İbo’yu yaşatan da bugün bence bu.

Peki, kişisel özellikleri, Kaypakkaya nasıl bir insan, nasıl bir arkadaş, nasıl bir tartışmacı, nasıl bir aydındı?

Yani… Tedbirsiz bir insandı; hamal gibi, sıradan bir irtibatçı gibi çalışıyor, her yere girip çıkıyordu. Sağlam kişilikleri sonuna kadar ikna çabası gösteriyordu ama aynı çabayı zayıf, sorunlu kişiliklere göstermiyordu. Yani iki tür insan diyelim, birisi dalgacıdır, yalan söyler, üçkâğıt yapar, böbürlenir, tepeden bakar, “ben zamanında böyle yaptım” der. Öbürü de sessizdir, köşesinde çalışır, dinler, kuzu gibidir, soru sorar. Bu ikisini ayırıyordu. Birincilerden genellikle uzak duruyordu. Benimle İbo arasındaki fark buydu. Ben, o kuzu gibi duranları pek sevmezdim. Yalan söyleyen, böbürlenen, ikiyüzlülük yapan, bilmem efendim başkalarının aleyhinde atan şeytani tipler bana daha yakındı. Bana diyordu, yahu ben seni anlamıyorum, orada işlenmeyi bekleyen tertemiz bir sayfa, burada ise işlenmesi oldukça zor, bize zaman kaybettirecek, problemli bir sayfa var. Öbür sayfa dururken, biz buna niye zaman harcayalım ki. Buna verdiğimiz zamanı öbürüne versek, onu işlesek, o da artık kendini işlemeye başlasa, onlar çoğalsa, onlardan örgütün temelini kursak. Ben de diyordum, tamam iyi de ben onlarla yapamıyorum, onlar bana bir şey katmıyor, üstelik ben sevdiğim bu problemli kesimleri sohbetlerde teşvik ediyordum. Peki, ondan sonra ne oldu, sen ne dedin gibi. Bu teşvikler tabi bir yığın yalanın, bir yığın dalaverenin sökün edip gelmesine yol açıyor, bu da benim iç dünyamda gezinen karakterleri çoğaltıyor, ruhumu renklendiriyor, yaşam katıyor, canlandırıyordu. Aramızda böyle bir ilişki vardı, ama bana gülüyordu. “Hayret” diyordu, “Sen diyordu örgüt mörgüt adamı değilsin, kahvelerin bir bölümü böyle tiplerle doludur, sen örgüte girmeseydin o kahvelerde geçerdi ömrün.” (Oruçoğlu bu kısımları gülerek anlatıyor)

Ama şöyle bir özelliği de var, mesele bu insanlarla tartışıyordu, tartışmaz diye bir şey yok. Ama tartışma bitti mi bir daha da bir şey yapmazdı, dediği de şuydu, ona ayıracak vaktim yok. Tartışmada çok iyi dinliyordu ama inatçıydı, kendi görüşlerini savunmada inatçıydı.

Ama tabii o Vartinik’te… Vartinik’te, ayağında bir lastik vardı, kara lastik. Ayağına büyük gelen bir lastik. Zarureti anında sezinleyen, üzerinden çıkarıp, yoldaşına veren bir adamdı.

HABER MERKEZİ


Kaypakkaya:  Yeni fikirler üzerinde kafa yorun

 İbrahim Pekin radyosunu dinliyordu, 68-69’da. Pekin Radyosundan, Kültür Devrimi’nin seyrini ben köyde, 66’da izliyordum. Oradan edindiğim esintiler, defterimde yazılara, makalelere dönüşüyordu. Sanki bu devrimin içindeymişim gibi bir duyguya kapılıyordum. Bu, dünyayla birlikte yaşama hazzı veriyordu bana. Biz sadece Pekin radyosunu değil, Amerika’nın sesi radyosunu, Moskova radyosunu, bir de bizim radyoyu da dinliyorduk.


İbrahim ile Çapa’da tanıştım

 Benim Çapa Öğretmen Okulu’na gelişim Rize Öğretmen Okulu’ndan oldu. İbo Hasanoğlan’dan geldi. Yoğunlaştığım iki alan vardı, birisi okulun kitaplığında bulunan batı klasikleri, özellikle romanlar; ikincisi, atölyede resim yapmak. Amacım da Rize’deyken şu şekildeydi: Öğretmen olarak mezun olmak, güzel bir öğretmenle evlenmek, onunla birlikte gidip bir köyde yaşamak, hem öğretmenlik yapmak, hem de roman yazıp resim uğraşmaktı. Biraz Fakir Baykurt etkisi vardı bende.

Çapa’da tanıştım İbrahim ile. 68 ve sonrası süreçte profesyonelleştim, okuldan atılınca İbo’yla birlikte.

Değirmen Köy işgali vardı, toprak işgali, gittim o toprak işgaline, yakalandım. 1969’da beni içeri attılar. Çıkardılar sonra. 1970’te tekrar yakalandım, 3,5 ay da Keşan ve Edirne cezaevinde yattım çıktım. Ondan sonra darbe oldu. Benim alanım köylerdi, İbo’nun alanı işçi semtleriydi. Ben kendi alanıma İbo’yu da götürdüm, köyde onu gezdirdim, alanım Trakya’ydı.

   Darbe olacağını tahmin ediyorduk. Darbe olunca Dev-Genç’in bir bölümü, kurmay kesiminin bir bölümü, darbeyi destekledi. Hikmet Kıvılcımlı da destekledi, Mihri de destekledi, yani açık bir destek değildi ama hoşlarına gitti, Doğu Perinçek de destekledi. Doğu Perinçek de işçi-köylü gazetesiyle destekledi, yurtsever subaylar diye böyle gazetenin ilk sayfasına da bir askerin resmini koydu. İbo, dedi, “bunlardan bir şey çıkmayacak, belli.” Daha önceden zaten belliydi de, bunlarla olmaz. Başımızın çaresine bakalım. Yakında buraları basacaklar” dedi. O minval üzere Dersim, Siverek, Malatya, Antep oralara dağıldık.

 Vartinik baskınında kurtuldum, ama kendimi uçurumdan attığım için kurtuldum. Yüzüm müzüm soğuktan donmuş gibiydi, bacağım şişti. Mazgirt’e gittim, en iyi tanıdığım bölge oraydı. Sonra İstanbul’a geldim, İstanbul’da yakalandım. 13 yıllık cezaevi hayatım başladı ondan sonra…