İçtoroslar’da hakikatin dili olarak  müzik ve edebiyat

İçtoroslar’da çeşitli Alevi-Kürt ocaklarına bağlı Pîrlik kurumu yaygın olduğu gibi, bu kurumu eleştirerek ortaya çıkan ve kendisini dedegân düşünceden üstün gören Hakikatçı Alevilik akımı da etkindi. 400-500 yıl önce yaşamış bu büyük Alevi ozanlarının deyişleri, Alevi kültürünün sözlü taşıyıcıları pîrler, dedeler, hakikatçı şixlar ve âşıklar yoluyla günümüze taşınırken, bu kültür geleneğinin mahalli temsilcileri olan ozanlar ve âşıklar yoluyla daha da zenginleştiriliyordu.

İnsan, duygu ve düşüncelerini bilince çıkarmak için her zaman bir anlatım yöntemi aramış ve bulmuştur. Beden dilini konuşturmaktan başlayarak, sözlü anlatımın yanı sıra bir çeşit görsel anlatım olan kaya ve mağara resimlerine kadar nice yollardan geçerek bugünlere ulaşmıştır. Söz konusu resimlere eşlik eden kimi figürler, müziğin de hemen her zaman bu anlatımlara eşlik ettiğini gösteriyor. Zaten, yazının icadı şurda birkaç bin yıllık bir olay değil mi? Oysa, insanlık ve anlatım tarihi ile ibadet geleneği ne kadar da eski.

Toplumsal ortamla kültürel yapılanma, onunla edebiyat ürünleri, başka bir deyişle kültürel dokuyla ozanlık ve âşıklık geleneği arasında bir diyalektik birlik olduğu açıktır.

Bu nedenle nice uygarlığa ev sahipliği yapmış “tanrılar diyarı” Nemrut Dağı ile tüm yaşamı müzik ve edebiyatla iç içe geçen İçtoroslar Alevi toplumu ve bunun prototipi olarak nice efsaneye kaynaklık etmiş Binboğa Dağı eteklerindeki Dallıkavak köyü, yakın dönemlere kadar Alevi kültürünü en yoğun biçimde yaşayan ve yaşatan köylerin başında geliyordu. Nitekim, yörede başta dedem Haydar Bayrak (Baba) ve dayılarım Haydar ve Hacı olmak üzere Alevi müziğinin büyük ve otantik icracıları yetişmişti.

Tabii İçtoroslar’da mayalanan Hakikatçı Alevilik akımı dolayısıyla çok sayıda şair, ozan, âşık yetişmiş ve bu kültür coğrafyasında yaratılan manzum eserler cura, bağlama ve keman gibi enstrümanlarla emişerek, toplumun duygu ve düşünce dünyasını zenginleştirip dönüştürerek adeta bir iç-devrim yaratmıştı… Bu akım ve müzikal yaşam, başta Sinemilli pîrleri olmak üzere bölgedeki dedegân düşünceyi de etkilemiş ve çok sayıda halk edebiyatçısı yetişmişti.

Nitekim, geleneksel hakikatçılığa tercüman olan şair, âşık ve müzik icracıları başta Nesimi, Fuzulî, Şah Hatayî gibi eski şairlerin yanı sıra, 19. yüzyıldan itibaren bu akım içinden çıkmış hakikatçı şairlerin eserlerini icra ederken; yeni kuşak ozanlar, özellikle 1960’tan sonra Türkiye İşçi Partisi ve omurgasını İçtoroslar ozanlarının oluşturduğu, 1962’de kurulan Devrimci Halk Ozanları Kültür Derneği’nin işlevine uygun olarak daha protest deyişlere ve devrimci türkülere yöneliyorlardı. Keza, 1965 ve 1969 seçimlerinde bu köylerin birçoğunda TİP’e neredeyse deliksiz oy çıkıyordu. Çetin Altan’ın, gerek Malatya yöresini gerekse köyümüz Dallıkavak ve çevresini “Sosyalizmin manevi başkenti” olarak nitelemesi bu yüzdendi.

Bu yönüyle İçtoroslar, kültür fışkıran toprakların, kültür harmanı toplulukların ve sazı-sözüyle ozanların diyarıdır aynı zamanda…

Alevi Halk Müziği’nde yasaklı yıllar…

İttihad ve Terakki yönetiminin “etno- dinsel arındırma, tektipleştirme ve Türk-İslamlaştırma” politikasını miras alan Kemalist yönetim; 1923’te bağıtlanan Lozan Antlaşması’nın “din ve inançlar karşısında eşitlik ve herkesin kendi dilinde yayın ve ibadet yapma” ilkelerine uymayarak, 1925’te çıkardığı “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” ile Aleviliği ve Alevi din önderlerinin sıfatlarını resmen yasaklıyordu. Yönetim, buna bağlı olarak aynı yıl içinde çıkarıp Resmi Gazete’de yayımladığı bir genelgeyle de; Alevi-Bektaşi tekke ve dergâhlarında bulunan “saz, ney kudüm vb. her çeşit müzik âletlerinin ve Alevi-Bektaşi beyt ve nefeslerini içeren resim ve levhaların” diğer malzemelerle birlikte toplanarak, Etnoğrafya Müzesi’ne gönderilmesi kararlaştırılıyordu. Dergâh kütüphanelerinde bulunan kitapların da muhtelif şehir kütüphanelerine gönderilmesi öngörülüyordu.

İttihadçılar döneminde Göçmen İşleri Genel Müdürü sıfatıyla etno-dinsel temizlik ve Türk- İslamlaştırma politikalarına önayak olup, M. Kemal döneminde en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapan ünlü ırkçı Şükrü Kaya; 1925’te gizlice çıkarılıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı’na dayanarak 1930’da çıkardığı bir genelgeyle Alevi ibadetini ve buna eşlik eden sazın taşınmasını resmen yasaklıyordu. Aleviler’in kutsal ibadet enstrümanı bu genelgeyle “gerici bir enstrüman” olarak nitelendiriliyor ve yasaklanıyordu.

O tarihten itibaren yıllarca bağlama gibi ibadet enstrümanları ortaya çıkarılamıyordu. Köy Enstitüleri hareketinin ikinci yarısında Hasan Ali Yücel ve Sabahattin Eyuboğlu öncülüğünde Aşık Veysel’e Hasanoğlan’daki Yüksek Köy Enstitüsü’nda bağlama dersleri verdirilse de, 1946’da bu Kanun da değiştiriliyor ve süreç sonlandırılıyordu. Bu süreçte, Alevi deyişlerinin yanı sıra, Köroğlu türküleri bile “eşkıya” türküleri olarak suçlanıyor ve icrası yasaklanıyordu.

Bu noktada, Ali Ekber Çiçek’li bir anımı aktarmam gerekiyor. Kendisini 1960’lı yıllardan itibaren gıyaben tanırken, 1973-74’lerde İstanbul- Fatih’teki bir sokakta, Asım Bezirci’nin yakınında bizim için tuttuğu bir evde radyo sanatçısı eşi Cemile Cevher Çiçek’le komşu olmuştuk. Ancak, kendisini doğrudan tanımam 1980’li yıllarda Ankara’da akrabam Haydar Bayrak’ın evinde oldu. O zamanlar Çiçek’in okuduğu ünlü “Haydar Haydar” nakaratlı deyiş son derece popülerdi. Kendisi, bu deyişin 1960’tan sonra ilk kez radyoda okunuş serüvenini şöyle anlatmıştı:

“Haydar Haydar eserini İstanbul Radyosu’nda söyleyebilmek için büyük mücadele verdim. Çünkü o dönemlerde Alevi deyişlerine, açık çağrışımlı deyişlere pek yer verilmiyordu. Haydar, Ali’nin diğer ismi olduğu için başlangıçta yayınına izin verilmemişti. Türkiye’de Türk halk müziği konusunda çok önemli çabaları, katkıları olan Muzaffer Sarısözen’in özel izniyle ilk defa icra etme olanağına kavuştum 1960’ten sonra…” (Bkz. M. Bayrak: Kürt ve Alevi Tarihinde Tabular Yıkılırken, s. 447).

Ali Ekber Çiçek’ten bu anekdotu, Hakka yürümesi üzerine 5 Mayıs 2006’da Kanal Avrupa televizyonunda ilk kez açıkladığımda, katılımcılar bile inanamamıştı. Onun şu iki dörtlüğünü de izleyiciyle paylaşmıştım:

Hazin hazin esen seher yelleri

Hiç bülbül öter mi gül olmayınca

Her âşık dünyada murad alamaz

Yanıp ateşlere kül olmayınca

Âşık isen dost bağından nûş eyle

Ârif ol daima gönül hoş eyle

Her an enginlere akıp coş eyle

Ummana varılmaz sel olmayınca…

1960’larda sorgulanan ozanlık

Türkiye İşçi Partisi; Âşık Maksudî, Âşık Mahzuni başta olmak üzere çoğunluğu İçtoroslar’dan gelen ozanların öncülüğünde kurulan Devrimci Halk Ozanları Kültür Derneği üzerinden halka ulaşmaya çalışırken; 1960 İhtilâlcıları da “Kürt halk ozanlarının Türkçe yazıp- söylemeye özendirilmesi ve yönlendirilmesi” doğrultusunda raporlar hazırlıyorlardı… Nitekim, 1990’lı yıllarda doğrudan tanıdığım Alman halkbilim araştırmacısı Dr. Ursula Reinhard, “Türkische Âşık und Ozan” konulu inceleme- antoloji çalışmasını (Berlin- 1989) imzalayıp verirken; eşi Prof. Dr. Kurt Reinhard’la birlikte Anadolu ve Kürdistan’da görüştükleri halk ozanlarının yarıdan fazlasının Kürt kökenli olduklarını ancak bunların hemen tamamının Türkçe söylediklerini bildirmişti.

Bu dönem, aynı zamanda halk ozanlığının sorgulandığı yıllardır. Nitekim, yöre ozanlarından Maksudî, “Ozanlar Tarihi”nde bu süreği şöyle şiirleştirecektir:

“Ozanlar tarihi binyıllar öte/ Gılgamış bir destan yazmış yürümüş/ Kayalar kestirmiş Şirin Ferhad’ı/ Vuslat arzusunu sezmiş yürümüş// Muhiddin Arabi ikrar eylemiş/ Mansur dar dibinde (Ene’l- Hak) demiş/ Nesimi bu yolda derisin vermiş/ Zulmün oyunların bozmuş yürümüş// Şaman kopuz çalmış Türkmen bağlama/ Şarap ilham olmuş Ömer Hayyam’a/ Hatayî kavgada yenilmiş ama/ Hayatın sırrını çözmüş yürümüş// Bedreddin ömrünce gerçeği demiş/ Börklüce çarmıha boyun eğmemiş/ Kaygusuz dost için serini vermiş/ Hakkı sevenleri üzmüş yürümüş// Köroğlu kavgadan dönmemiş geri/ Celali başbuğu sözünün eri/ Kiziroğlu ozanların serdarı/ Bolu Beyliğini ezmiş yürümüş// Fuzulî çileyi bağrına basmış/ Sürmeli sevdiği Senem’e küsmüş/ Seyranî sazını duvara asmış/ Taze karlar gibi tozmuş yürümüş// Yunus Emre doğru sözü söylemiş/ Koca Haydar zulme boyun eğmemiş/ Nazım Hikmet memlekete sığmamış/ Maksudî haksıza kızmış yürümüş// (Maksudî: Ara Beni, s. 181)

Bu şiirsel tarihçe dışında Maksudî’nin çağdaşı halk ozanlarına da diyecekleri vardır. İşte, “Halk Ozanı” şiirinin ilk ve son dörtlüğü:

Bir ozanın halktan ayrı yaşamı,

Balığın karaya düşmesi demek.

Midesine bağlı sanat adamı,

Çıkar pazarının yosması demek. (…)

Osman Dağlı’m sorumluluk duymayan,

Çıksın aramızdan dürüst olmayan,

Velhasıl gücünü halktan almayan,

Karlı dağın kuru çeşmesi demek.

Dersimli ozan Seyid Dursun Doğanay, “Ozan” konulu şiirinde çağdaş ve devrimci olmayan ozanlara meydan okur:

“Cesur olur halk ozanı/ Olan varsa işte meydan/ Korkmadan yazı yazanı/ Yazan varsa işte meydan// Halk ozanı devrimcidir/ Devrimlerde hep öncüdür/ Halk yaşam bilincidir/ Bilen varsa işte meydan// Ozan halkın önderidir/ Ön safında gidenidir/ Gerçekleri diyenidir/ Diyen varsa işte meydan// Ozan halkın hak yoludur/ Şan şerefi sembolüdür/ Tarihlerden var doludur/ Dolan varsa işte meydan// Seyid Dursun halk ozanı/ Yeri ezilenden yanı/ Korkutamaz kimse onu/ Korkmayan varsa işte meydan” (Bir Deste Gül/ Şiirler, 1999)

2020 yılına girerken Avustralya’da Hakka yürüyen köylümüz Âşık Fedaî’nin de “Halk Ozanıyım” diyenlere bir diyeceği var:

”Al eline al sazını/ Halktan yana tele dokan/ Şiirle dolu özünü/ Terlet, kızıl güle dokan// Sev daim çile çekeni/ Umutsuz boynun bükeni/ Lânetle azgın dikeni/ Sinsi gezen ele dokan// Dile getir aç susuzu/ Kıvranıp gezen işsizi/ Karanlıkta koyan bizi/ Adaletsiz hâle dokan// Bunca halkı ezenlere/ Gerçek fikre kızanlara/ Dışla aray(ı) düzenlere/ Kenetlenmiş kola dokan// Binme zâlimin atına/ Kapılma menfaatına/ Son verseler hayatına/ Sarpa giden yola dokan//”

Gönül sazımızı çalan hakikatçı âşıklar

Bugüne kadar Bâtıni-Hakikatçı Müzik ve Edebiyat üstüne çok şey yazılıp çizildi. Kendi payıma ben de birçok çalışmamda bu konuları değişik boyutlarıyla işlemeye çalıştım. “Alevi filozofyası” olarak da nitelendirilebilecek bu ayrılmaz iki olgu, zaten Hakikatçı Aleviliğin vazgeçilmezleridir.

Bugüne kadar birçok çalışmamda yer vermemin ötesinde,”Sarız Yöresinde Otantik Alevi Müziğinin Son Temsilcisi” olarak gördüğüm dayım Hacı Bayrak’ın “Esrar-ı Hak” müzik albümü başta olmak üzere, Elbistan Kültür ve Sanat Komitesi’nce hazırlanan Elbistan’lı Alevi ozanların “Reç” albümü; Hüseyin- Hayal ikilisinin “Fakir” albümü; Bese Aslan’ın İçtoroslar bölgesi Sinemilli pîrlerinin okuduğu deyişlerden oluşan “Pirler Divanı” albümü ile bölgedeki Alevi Kürtler’in ağıtlarından oluşan “Zêmarên Kurdên Elewî” albümlerine iç- yazılar yazdım. Buralarda özetle şu görüşlere yer vermiştim:

İçtoroslar’da çeşitli Alevi-Kürt ocaklarına bağlı Pîrlik kurumu yaygın olduğu gibi, bu kurumu eleştirerek ortaya çıkan ve kendisini dedegân düşünceden üstün gören Hakikatçı Alevilik akımı da etkindi. Bu anlamda, İçtoroslar yöresi Alevi-Kürt kültürünün gövdesi Maraş yöresi ise, ana kolları da Sivas’a, Malatya’ya ve Şah Hatayî, Nesimî ve Fuzulî yoluyla Mezopotamya coğrafyasına ve kültürüne uzanıyordu. Bunlara, Anadolu’da yetişmiş Kul Himmet, Viranî ve Pir Sultan Abdal gibi büyük Alevi ozanları da eşlik ediyordu. 400-500 yıl önce yaşamış bu büyük Alevi ozanlarının deyişleri, Alevi kültürünün sözlü taşıyıcıları pîrler, dedeler, hakikatçı şixlar ve âşıklar yoluyla günümüze taşınırken, bu kültür geleneğinin mahalli temsilcileri olan ozanlar ve âşıklar yoluyla daha da zenginleştiriliyordu.

Yirminci yüzyıla gelindiğinde İçtoroslar yöresinde Haydarî, Ali Hakî, Melulî, Mücrimî, Meftunî, Cafer, Haşimî, Nizarî, Perişan Güzel, İbretî, Mahzunî ve Hüdai gibi birçok ozan bu yolun güçlü devamcıları olarak ortaya çıkıyordu.

İçtoroslar yöresi nefes ve deyişlerinin temel kaynaklarından bir bölümünü bilinen klasik Alevi ozanları oluşturuyorsa, önemli bir bölümünü de sonradan yetişen ozanlar ve âşıklar oluşturuyordu. Kul Ahmet, Kul Hasan, Nesimi Çimen, Yetimî, İsmail İpek, Vicdanî, Meçhulî, Turabî, Şah Sultan, Fedaî, Emekçî ve Temeli gibi nice ozanların tümü bu kültür ortamının ürünleriydi. Dahası, derinlikli bir felsefeye, edebiyata ve müzik kültürüne imza atan bu Hakikatçı Alevilik akımı, birçok Müslüman kökenli ozanı da etkilemiş ve dönüştürmüştür. Başta, sözünü ettiğimiz Osman Dağlı (Maksudî) olmak üzere, Yemliha Ertekin, Âşık Yener, Adsız Ozan (Ali Kemal Gözükara) ve Abdurrahim Karakoç gibi ozanlar bunun izleyicileridir.

Keza, İçtoroslar’da “gönül sazımızı çalan” dini motifli bir müziğin yanında, giderek etkisini yitirse de, yöreye özgü otantik bir Kürt müziği de her zaman var olagelmiştir. Bugün Türkiye radyo ve televizyonlarında okunan Alevi müzik eserlerinin yüzde 25’inin İçtoroslar’dan alındığı gözönüne alınırsa, sanırım bölgenin müzik kültürünün önemi kendiliğinden anlaşılır.

Dikkati çeken önemli hususlardan biri de; gerek Hakikatçı şairler gerekse Ocak mensubu pirler tarafından bölgede okunan beyt, nefes ve deyişlerin büyük ölçüde aynı kültür havzasından gelmesidir. Bu kültür havzası, hem eski kuşakları hem de yeni kuşakları etkilemiştir.

Sözü, Sinemilli Ocağı’nın merkez köyü Kantarma’dan Ali Şahindal’ın sözleriyle noktalamanın tam zamanı: “Halkın ozanı yaşadığı dönemin aydını ve halkın vicdanıdır. Bu nedenle onları öldürerek tüketmek, yakarak, derilerini yüzerek yok etmek, asarak onlardan kurtulmak olası değildir. (…) Pir Sultan’ı, Nesimî’yi, Sühreverdî’yi yok etmek isteyenler kendilerini yok etmişler ama onlar büyümüş, serpilmiş, insanlığın özgürlük ve eşitlik mücadelesinde bayrak olmuşlardır.(…) Alevi ozanları, herşeyden önce birer felsefeci ve düşünürdürler. Hiçbir dogmanın bu felsefede yeri yoktur. Onlar doğayı ve insanı tanımaya ve anlamaya çalışırlar. Her konuda temel ölçü insandır. İnsanla ilgili olan herşey bu felsefenin ve bu felsefenin düşünürü olan ozanların ilgi alanındadır. Kula kulluğa, eşitsizliğe ve zulme karşı direnmek, zorbalıkla uzlaşmamak en temel özelliğidir. Ozanlar, kendi dönemlerinin sorgulayıcısı ve eleştiricisi olarak komple bir aydın karakteri taşırlar.” (Alevi Kültüründe Ozanlık İşlevi ve Alevi Düşünürleri, Sev-Der’in Sesi Dergisi, Sayı:8/ 1999).