İki çizgi ve iki duruş

Geçen hafta yaşanan gelişmeler, 2020 yılının ne kadar hızlı, çok yönlü ve gelişmelerin ne kadar içiçe geçeceğinin örneklerini gösterdi bizlere. En çarpıcı örnek 8 Mart kadın direniş ve isyan kutlamaları oldu. 8 Mart’ın dünyanın her yerinde kadınların isyanıyla, korkusuz duruşlarıyla, faşizme, erkek egemenlikli sisteme karşı ayağa kalkan kadınlar, değişimi ve özgürlüğü emekle, örgütlü kadın birliği ve bilinciyle yaratacaklarının mesajlarını verdiler. 3 Mart 2020 tarihinde İmralı’da Rebêr Öcalan’ın ve yoldaşlarının ailelerle yaptıkları görüşmede belirtilen temel mücadele duruşunun ilk pratikleşme alanı böylece 8 Mart şahsında kadın özgürlük ve direniş alanı oldu.

İmralı Adası’nda Şubat ayının sonunda Türk devleti tarafından gayri ciddi bir üslupla kamuoyuna yansıtılan ‘yangın olayı’ sonrasında, yine ‘siyasi rehine’ olarak 21 yıldır bu ada zindanında tutulan Rebêr Öcalan ve 2 yoldaşı ile (Hamili Yıldırım’ın ailesi dışında) uzun bir engelleme sürecinden sonra aile görüşmesi gerçekleştirildi. 3 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirilen bu görüşmenin basına ve kamuoyuna yansıyan içeriği oldukça önemli perspektifleri içeriyordu. Rebêr Öcalan’ın belirttiği, uyarılar yaptığı boyutlar 2020 mücadele yılının çerçevesini ortaya koydu. Bu görüşmede Rebêr Öcalan’ın belirttikleri ve duruşunu çok iyi ve derin anlamlandırmamız, hakikatini görmemiz gerekiyor. Bu duruş, bir çizgisel duruş çünkü.

Bir başka duruş ve çizgi daha var… Türkiye’de AKP-MHP-Ergenekon ittifakının temsil ettiği, tüm insani ve yaşam değerlerinin talanına, tecavüzüne, işgaline, yıkımına dayanarak kendini ayakta tutan faşist sistemin başı olan Erdoğan, diğer çete başlarıyla birlikte İdlib’de yedikleri darbeden sonra Moskova kapılarına koştular. Ortadoğu’da siyaset yapmayı tahterevallide bir aşağı bir yukarı inip çıkmak zanneden Erdoğan ve tayfası, bu coğrafyada işlerin kabadayılıkla yürümediğini öğrenirler mi bilemeyiz. Suriye’ye ‘İdlib’den çık, başını uçururum’ dedikten sonra Putin’in kapısında el pençe divan duran bu duruşun ne kadar balon ve boş olduğunu gördük hep beraber. Bu duruşun ‘yiğitliği’ karşısında korkuyla susturulmuş, iliklerine kadar sömürülerek aç-yoksul bırakılanlara karşı geçerlidir. Etrafındaki yalakalarıyla, ‘danışmanlar’ adı altında semirdikçe semirenlerin verdiği gazla ‘yiğittir’ bunlar. Maskeleri düştüklerinde bunların ne kadar da yaranmacı ve korkak olduklarını görüyoruz işte…

8 Mart isyan gününde kadınlar Kürdistan ve Türkiye kentlerinde bunu onların yüzlerine haykırdılar. ‘Sizden korkmuyoruz, susmuyoruz’ dediler. Kadınlar şu mesajı verdiler herkese: Bu çirkin, kirli, insanlık dışı sistemden korkmak ve susmak kişiyi onlara benzetir. Zalimden korkmayın, zalime benzemekten korkun. Korktukça suça olduğunuzu unutmayın…

Rebêr Öcalan’ın temsil ettiği çizgi ve önderlik gerçekliği bir alternatif yaşam ve düşünce duruşu olarak, çok çarpıcı bir şekilde karşımızda duruyor. ‘Çözüm gücü sizlersiniz. Başka yerden çözüm beklemeyin’ sözü temelinde herkes kendini, yaşam tarzını, faşizm karşısında nerede ve nasıl bir duruşa sahip olduğunu gözden geçirmelidir. Rebêr Öcalan, öncü, önder duruşa sahip olanlar için ‘bir gün bir şey söyleyip ertesi gün başka şeyler söylemezler’ der. ‘Önder, yaptıklarının hesabını verir, hesap sormasını da bilir’ der. Bu insanın kendini, var oluşunu anlamlı ve değerli kılması açısından çok önemli bir yaşam ilkesidir. İnsan hakikatine ulaşmak isteyenler, ilke sahibidirler. Türk devlet gerçekliğinde kendini ‘toplumun lideri gören’ tiplerde bunun tam tersi vardır. İnsan hakikati, değeri, anlamı o kadar parçalanmıştır ki, bir gün bir şey söyleyip ertesi gün tam tersini söylemek ‘bir meziyet, yetenek, politik akıllılık’ olarak yutturulmaya çalışmaktadır. Bu ‘meziyet’ sahibi akıllıların da Washington-Moskova arasında nasıl da kıvırdıklarını, tükürdüklerini nasıl da yalayıp yuttuklarını Erdoğan ve çetesi şahsında görüyoruz.

Rebêr Öcalan, İmralı’da söylediklerini 50 yıldır hep dile getirmiştir. Hem de her dönemde daha da güçlendirerek, derin çözümlemelerle zenginleştirerek bunu yapmaktadır. Çünkü bizlere belirttiği şekilde, yani ‘Toplum için, halk için düşünen, yaşayan, çalışan, üreten ve paylaşan’ bir insandır o. Tikelden evrensele, evrensellikten tikele ulaşma gücüne inanandır. Kendinde derinleşmenin yolunun toplumsallıkla, insanlıkla buluşmayı başarmaktan geçtiğini bilendir. ‘İyi düşünen, doğru söyleyen ve güzel yapan olmak’ onda bir yaşam hakikatidir.

Rebêr Öcalan, ‘emek verin, güç olun, birlik olun, örgütlenen’ diyerek, ‘özgür yaşamanın’, bir lokma ekmeği hak etmenin de mücadele etmekten geçtiğini tekrar hatırlattı bize. Bu ilkeleri esas alan duruş, yaşanacak her gelişmede, ne kadar haklı-doğru olduğunu kanıtlamaktadır ve kanıtlamaya devam edecektir.

Zalim ve zalimden korkanlar ise ‘efendilerinin kapılarını aşındırmak’tan kurtulamayacaklardır.