İki Leyla

Bir değil, on, elli, yüz de değil. Türk hapishaneleri boyunca, sayısını bilemediğim kadar Kürt, ölümüne bir kararlılıkla, açlık grevinde. Dışarıda, Hewlêr’den Amed’e, Strasbourg’a uzanan çizgide onlarcası…

Onlar, kimsenin hakkı, özgürlüğüne aykırı bir şey istemiyorlar. Yer yüzü genelinde, yalnız tutuklular için değil herkes, savaş esirlerine de uygulanan evrenin kanununa uygun hak ile hukuklarını istemiyorlar.

Kürt lider Abdullah Öcalan’a uygulanan bu insanlık dışı tecridin kaldırılmasını isiyorlar. Hepsi bu kadar…

Çünkü bu ceza, Erdoğan’ın savaş ortakları IŞİD veya ÖSO çetelerinin kanununlarına uygun olabilir. Ama evrenin yasalarına aykırıdır. Türk-İslam Faşizminin, ceza içinde ceza üretmesidir, olay.

Kürt lider Abdullah Öcalan, yıllardır cezaevinde ailesi ve avukatlarından giderek, bütün dünyayla ilişkileri kesik tutuluyor. Kimseyle görüştürülmüyor. Dünyayla bağları kesik, tek başına tutuluyor. Kitap, gazete verilmiyor. Televizyon, radyo da yok.

Entelektüel yaşama biçimi bir yana, sıradan bir insan için bile bu durum, dayanılmaz işkencedir. Hepsi bu kadar…

Ama dünyada, tek tek fısıldayan bazı aydınların dışında, ses veren yoktu. İnsanların hakları ötesinde, yaşama alanları daralan penguenlerin, filler, kutup ayılarının yasını tutan yer yüzü, sahtekarca suskundu.

Ve, açlık eylemininin öncüsü, Hakkari Milletvekili Leyla Güven, bugün ölümle düellonun 160’ıncı gününde. Türk polisince çembere alınmış evindeki yatağında, an be an eriyerek nefesleniyor.

Dışarıdaki polis kuşatması, bilinmeyen ve beklenmeyen bir saldırıya karşı, onu korumak için, değil. Halkının, onu ziyaret etmesini engellemek içindir.

Ben bu satırları yazarken, Filistin hareketinin yükselişi yıllarındaki efsanevi gerillası Leyla Halid, onu evinde, ölüme yattığı yatağında ziyaret ediyordu.

Önünde bir fotoğraf, hayatlarını ayrı ayrı kendi halkına adamış iki kadın, el ele ey hüzün! Kürt Leyla, yatağında küçücüktü. Başı yastıkta yatıyordu. Filistinli Leyla’nın yüzünde hüzün ama, gözleri ışıltılı.

 Ama, Kürt Leyla misafirini ayakta karşılayamadığı için üzgündü. Çünkü, onun kültür ve yaşama adabında, misafirler atla yarım günlük mesafede değil, ama en azından dış kapıda karşılanıyordu. Ama o, açlıktan yorgun ve ayakta duramayacak kadar, halsizdi.

Her şey bir yana, Kürtler sessizlik içinde, ölümü beklerken gözler, nutuklarda haykırılan, Kürtleri tava getirip havaya sokarak, ileri sürmek sloganlaştırılanıyla “kaderde, keder, kıvanç ve sevinçte kardeş“ Türk kamuoyu vicdanlardaydı.

Ama Türk kamuoyunda, hayatiyete dair dal kımıldamıyordu. Ağaca çıkan kediyi indirmek için, çırpınan, atlara eziyet ediliyor diye gösteriler düzenleyen Türk kamuoyu vicdanı, Kürtler ölürken lal’di.

Kardeşlik işte. Söylem ve sözler ne kadar da rezil. Kürtler, işkence altında inlerken, katliam köprülerinden geçip yeri, yurdu alevlere verilirken, bu kardeş vicdanlar hep kördü, sağır ve dilsizdi. Kürtler, açlıkla insanlığı ararken de, gün ışığında yoklardı. Ortalıkta dolanan varsa bile, hissini kaybetmiş aptal rolündeydiler.

Kör bakıyordu, kamuoyu vicdanı. Ölü toprağının altında yatan ölüydü, Türk toplumu.

Ama bu ölüler, reislerden gelen işaret üzere, her daim öldürmek, yakmak ve yok etmek üzere, aniden diriliyor, mesela Fethiye’de evine baskın verip sürükleyerek dışarıya çıkardıkları Ali’yi kan içinde, kasaba meydanına sürüklüyor ona Atatürk heykeli öptürerek, kendilerince onu Türk yapmış oluyorlardı. Antep’de, kolları bağlı Rohat, “galeyana gelmiş Türkler“ tarafından kesiliyordu.

“Dost“ denilen “bileşen ve bölüşenler“ o zamanlar da yoktu. “Halkımızın örgütlü bileşen ve bölüşen kitlesi”, üç, beş kişi de sokakta bir araya gelip “Kürt bileşen nicesin?“ demiyor, moral ses vermiyordu.

Seçilmiş Kürt kadınları, Amed sokaklarında, eski çağların savaş esirleri gibi polis kalkanlarıyla kuşatılıp sarmala alınırken, kulakları “Türk kamuoyu vereceği vicdanı seste“ydi. Ama, vicdanlar ölü, ses yoktu.

Sonra birileri çıkıp “Kürtler, neden Gezi’ye güç ve destek vermedi” diye yakınıyor, öteki Kürtlerin Türk iktidar savaşında yer almasını bekliyordu.

Kürtler, örgütlü ve savaşlardan süzülmenin gerçekçiliğle, disiplindir. Yedi candan sonra, yeni kayıplar yaşanmamalı.