İki Türkiye

İstanbul Kartal’da çöken binada yakınlarını kaybedenlere başsağlığı diliyor, yaralananlara geçmiş olsun diyorum. Şimdi medyada tartışılan bu bina yasal mı, kaçak mı konusu…

Yasalmış. Çünkü imar affından yararlanıp yasallaştırmışlar. Ruhsata aykırı olarak kaçak üç kat çıkılmış ama yasal! Üstüne bir de mahkeme kararıyla yayın yasağı gelince bu konu da karanlığa gömüldü. Aslında binaların çoğu bu durumda ama resmen yasal olduğu için böyle bir felaket olana kadar kimse ağzını açmıyor. Açanlar da susturuluyor.

Tek tek tek tek diye diye Türkiye’yi ikiye böldüler.

Birinci Türkiye iktidardaki beka korkusuna kapılmış, beka krizine girmiş diktatörler, onlarla birlikte zulme, soyguna, talana ortak olan uşakları ve onların kırıntılarıyla beslenen ayak takımı…

İkinci Türkiye ise aç ve işsiz bırakılan, inşaatlarda, madenlerde, tersanelerde, mevsimlik işlerde ilkel şartlarda köle gibi çalıştırılan ve iş kazası-kader denilip öldürülen on milyonların Türkiye’si. Anadilini bile konuşamayan, zindanlarda çürütülmek istenen Kürtlerin, farklı inanç sahiplerinin, her gün dövülen-katledilen kadınların, muhalif oldukları için katledilen-zindanlarda süründürülen aydınların Türkiye’si.

Birinci Türkiye yasal da olsa gayri meşru bir diktatörlüktür, ikinci Türkiye ise gerçektir.

Bütün devlet aygıtı ve medya birinci Türkiye’nin emrinde olduğu için resmiyette ikinci Türkiye yok sayılıyor.

Birinci Türkiye’de ne işsizlik ve pahalılık ne de yoksulluk var. Saraylarda sefahat ve israf içinde her şeyi tüketmekle meşguller. Savaştan haberleri yok olsa da bir zararları yok. Tersine silah ticaretiyle büyük paralar kazanıyorlar. Ordunun-polisin silah ve lojistik ihalelerini kimler alıyor bir yayınlansa her şey anlaşılır. Ama yayınlayacak medya mı var?

Birinci Türkiye’de ne çocuk işçiler, ne çocuk gelinler ne de tecavüze uğrayan çocuklar var.

Hastane kapılarında sürünenler, ilaç bulamayıp ölenler de hep ikinci Türkiye’dedir.

Birinci Türkiye’nin medyası gerçekleri ikinci Türkiye’den saklamanın ve ikinci Türkiye’yi oyalayıp kandırmanın, korkutup susturmanın en önemli aracıdır. O da yetmezse yasaklar, katliamlar, zindanlar gündeme gelir.

İktidarın ulaşım-yol-trafik politikasını eleştiremezsiniz. Medya tarafından yaratılan trafik canavarı denilir geçilir. İktidarın ekonomi-politikasını eleştiremezsiniz. Enflasyon canavarı-dış güçler denilir geçilir.

Milli-yerli ve dindar nesiller yetiştireceğiz denilip beyinleri doldurulmuş ve dondurulmuş robotlar yetiştirmek isterler. İtiraz eden hain-bölücü-dış güçlerin ajanı ilan edilir.

Onu bırakalım radyasyon tehlikesine işaret eden bilim insanları bile susturulur:

‘Çevre kirliliği araştırması’nı halka duyuran gıda mühendisi Bülent Şık hakkında 12 yıla kadar hapis istemiyle dava açılır.

Bu çöken bina aslında Türkiye’nin bir özetidir. Çünkü bu çöküş, sahtekarlığa, yalana, soyguna, zulme, katliamlara dayalı olan birinci Türkiye’nin çöküşüdür.

Birinci Türkiye’nin medyasına bakarsak bina yasaldır. Sorumlu-suçlu yoktur.

Birinci Türkiye’nin medyasına göre ne Öcalan ne de onun özgürlüğü Leyla Güven gibi bu sisteme karşı canını ortaya koyup direnenler yoktur. Bütün memleket bu hırsız uğursuz, katliamcı çeteleri ve onları destekleyenlerden ibarettir. Onlara itiraz edenler ise dış güçlerin ajanı, bölücü, terörist, hain ve benzeridir. Bu hepimizin kaderidir ve boyun eğilmelidir.

Oysa şairin dediği gibi:

“Dövüşenler de var bu havalarda

El, ayak buz kesmiş

Yürek cehennem.

Ümit, öfkeli ve mahzun

Ümit sapına kadar namuslu…”

                       Ahmed Arif

Leyla Güven ve onunla birlikte ülkenin ve dünyanın dört bucağında açlık grevine katılan tüm direnişçiler birinci Türkiye’nin temelini sarsan, yüzündeki perdeyi yırtan, yalan balonlarını patlatan ve yeni bir geleceğin temelini atan devrimcilerdir.

Birinci Türkiye temellerinden çökerken yeni bir geleceğin temeli atılıyor. Birinci Türkiye’nin tankı topu, İHA-SİHA’ları, bin bir suratlı medyası, dış destekçileri ve sözde siyasi partileri ne bu gerçekleri ne de kaçınılmaz olan gidişatı değiştirebilir.

Direnen halklar kazanacaktır.