Irak’ta yeni bir savaş çıkar mı?

Pazar akşamı Bağdat’ın Yeşil Bölgesi’ne füze düşürülmesi ile ‘ABD ile İran arasında savaş başlar mı?’ tartışmasını daha üst bir boyuta taşırdı. Büyükelçiliklerin ve hükümet binalarının bulunduğu yüksek güvenlikli Yeşil Bölge’ye fırlatılan Katyuşa füzesi, ABD Büyükelçiliği yakınına düştü. Kimse zarar görmezken ABD Dışişleri saldırıdan İran’ı ve ona bağlı silahlı grupları sorumlu tuttu. Ancak saldırıyı, ABD tarafından Terör Örgütleri Listesi’nde tutulan Kata’ib Hizbullah ya da Hizbullah el Nuceba Hareketi veyahut Bedir Örgütü değil, adı şimdiye dek hiç duyulmamış Şehit Ali Mensur Operasyonları adlı grup üstlendi.

Olayın sıcağında ABD tarafından bazı sert açıklamalar yapılmış olsa da, ardından belli ki ortamı yumuşatmayı amaçlayan ‘diyalog’ söylemleri öne çıktı. Ancak ABD-İran arasındaki çelişki ve çatışma durumu sonuç itibariyle bir gerçek olup, son aylarda giderek daha fazla kızışmaya başladı. Kısaca özetleyecek olursak; ABD yönetimi geçen yılın Mayıs ayında 2015’te İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin ile birlikte imzaladığı İran ile nükleer anlaşmasından çekildi. Bu anlaşma çerçevesinde kaldırılan yaptırımların ilki 7 Ağustos’ta yeniden yürürlüğe koyuldu. Kasım ayında ise enerji, finans ve deniz taşımacılığı sektörlerini kapsayan ikinci ambargo paketi uygulanmaya başladı. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 8 ülkenin ambargodan muafiyeti ise 2 Mayıs’ta sona erdi. Mayıs başında ABD ayrıca, 2003’teki Irak Savaşı’nda da kullanılan USS Abraham Lincoln gemisini Ortadoğu’ya gönderdiğini açıkladı. Ardından Washington tarafından yüzergezer araçlar ve uçak taşıyan USS Arlington gemisinin de Körfez bölgesine gönderileceği ilan edildi. Bu açıklamadan bir gün sonra İran’la Birleşik Arap Emirlikleri arasında bulunan ve dünyanın en önemli petrol damarı olan Hürmüz Boğazı’nda 12 Mayıs’ta iki Suudi petrol gemisine yönelik sabotaj saldırısı düzenlendi.

İran ile ABD arasındaki bu çelişki-çatışma durumu elbette ki yeni değil, en az 40 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Ancak son dönemde, özellikle de Irak sahasında bariz bir şekilde yürütülen bölgesel hegemonya rekabeti üzerinden yeniden gündem oldu. Özellikle bir yıl önce yapılan ancak hükümeti hala tam kurulamayan Irak seçimleri öncesi ve sonrasında bir tarafta dönemin DAİŞ’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk, bir tarafta ise İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani mekik diplomasi yoluyla kendi lehlerine ve dolayısıyla düşmanlarının aleyhine hükümet oluşturmaya gayret ettiler. Ancak iki taraf da kendileri açısından tatmin edici bir sonuç elde edemediler. Ki güncelde mevcut Irak siyasi hükümeti de vekalet savaşına sahne olmaya karşı ciddi bir direnç içindedir.

Şu bir gerçek ki ABD’nin İran’a karşı müdahalesi ekonomi ve ticaret savaşı şeklinde zaten başlamış durumdadır. Bununla birlikte çatışmanın siyasi ve kısmen askeri boyutu da dolaylı bir biçimde İran coğrafyası dışında sürmektedir. Irak yanı sıra Suriye, Yemen, Lübnan ve kısmen de Filistin bu çatışmanın sahneleri olmaktadır. İran’ın tarzı böyle.

ABD’de, başta Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton ve Dışişleri Bakanı Pompeo gibi ‘şahin kanadı’ndan isimler her ne kadar İran’a karşı askeri bir müdahaleyi savunsa da, bu seçeneğe mevcut durumda çok ihtimal verilmiyor. Ki dikkat edilirse ABD bu konuda ne Batılı ne de bölgesel ittifaklarından umduğu desteği de alamıyor. Pompeo’nun bu ay içinde yaptığı yoğun görüşme trafiğinde de pek değişen bir şey olmadı. Zaten es geçilmemeli ki değişen dengeler içerisinde ABD’de de artık ne Ortadoğu’da ne de küresel ölçekte herkese istediğini dayatabilen bir pozisyonda değil. İran’la süren çelişki-çatışma durumunda da bu gerçek çok bariz bir şekilde görülebilmektedir. Yine mevcut ambargoları veya dışarıdaki İran muhalefeti üzerinden içte bir ayaklanmayı fitilleme çabaları üzerinden istediği etki düzeyini yaratamamaktadır.

Dolayısıyla ABD ile İran arasındaki çelişkinin kısa zamanda doğrudan bir çatışma ve savaş durumuna dönüşmesini beklememek lazım. Zaman zaman agresif ton öne çıkacak, zaman zaman da diyalog ve çözüm söylemleri geliştirilecektir. Bölgesel hegemonya peşindeki güçler açısından durum bu şekilde seyredecektir. Ancak esas önemli olan, Ortadoğu’da vekalet savaşları ve dış müdahalelerin önünü alacak demokratik çözüm modelidir. Ortadoğu’da taşlar henüz yerine oturmadı. Daha doğrusu oturtulamıyorlar. Bu risk barındırdığı kadar önemli fırsatlar da sunmaktadır. Zira hareketliliğin olduğu yerde olanaklar da vardır. Fakat aslolan, bu olanakları doğru değerlendirebilmektir. Mevcut sürece bir de bu taraftan bakmalı.