‘İşgalciler topraklarımızı terketsin’ demek neden çok zor?

Kürdistan’da şiddetli bir savaş sürüyor.

Bakur, Rojhilat, Başûr ve Rojava’da, aynı anda değişik tonlarda yürütülen senkronize bir savaş…

İşgal edilen toprakların yüzölçümü, uçak filoları ile yapılan bombardımanlar, toplu göçler, ağzına kadar doldurulmuş cezaevleri, idamlar, yıkılan mezarlıklar ve katledilen sivillerin bilançoları bu savaşın şiddetini anlatmak için yeterli olmuyor.

“İmparator” ve uluslar arası nizamın bekçileri, yerel işbirlikçileri ile birlikte görmeyi, anlamayı ve düşünmeyi engelleyen mekanizmalar oluşturuyorlar.

İnsanların olan biteni görmemesi için yapay gündemler yaratıyor, günlük meşgale ve ihtiyaçları hayati sorunların yerine ikame ediyorlar.

Televizyon, radyo, gazete ve sosyal medyayı, gerçeği gizleyen ve iletişimi engelleyen manipülasyon aygıtlarına dönüştürüyorlar.

Gerçeği ve bilinçleri manipüle eden bu pandemik salgına “kitle kültürü” deniliyor.

Salta durmayı bilmeyen ve bekçi köpeği olmayı reddeden haysiyetli insanlara, mücadele etmek ya da etmemek arasında tercih hakkı(!) bırakılıyor.

Dolayısıyla yoğun işgal ve soykırım saldırıları karşısında, bu iki seçenek arasındaki tercih, “düşman” ve “ihanet” kavramlarını da yerli yerine oturtmayı zorunlu kılıyor.

Çünkü gördüklerimizi görmemezlikten, anladığımızı anlamamazlıktan, bildiklerimizi bilmemezlikten geldiğimiz an, insanlık vasfımızı kaybederez başka bir yaratığa dönüşürüz.

Gerçek şu ki;

Türk devleti ve kendisine bağlı çeteler ABD, Rusya, Avrupa Birliği, BM teşkilatı, 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı’nın “olur” ve “onayı” olmadan Efrîn, Serêkaniyê, Girê Spî ve İdlib’i işgal edemez. Bu uluslararası koalisyonun onay ve desteği olmadan Türkiye kendisine bağlı El Kaide, El Nusra ve DAİŞ çeteleri ile birlikte Suriye, Irak ve Libya topraklarına giremez.

Bu kadar pervasızlık ve bu kadar cüretkarlık, Türkiye’nin ne askeri ne de siyasi gücü ile izah edilemez. Türkiye/DAİŞ güçleri, Güney Kürdistan’ı bir baştan bir başa işgal ederken, BM’nin, Irak hükümetinin, Güney Kürdistan hükümetinin, KDP ve YNK’nin sessizce, hiçbir şey olmamış gibi seyretmesi olağan ve normal değil, uluslararası koalisyonun onayını ve ortaklığını gösterir.

Bu satırların yazıldığı saatlerde Türk ordusu ve beraberindeki DAİŞ çeteleri, Güney Kürdistan topraklarına yeni bir işgal harekatı başlatıyor; Rojava köylerini bombalıyor, köylülerin ekinlerini yakıyordu.

Haksızlık, adaletsizlik ve savaş karşısında suskunluk, hiçbir şey söylememek ve muğlaklık, suça ve suçluya ortaklıktır. Böylesi süreçlerde tarafsızlık, hakemlik veya “akil insan” tutumları beş para değeri olmayan adi yalanlardır. Çünkü masumiyet diye bir şey yoktur, ya haklıdan yanasınız ya da haksızdan!

Kürdistan’ın dört parçasında, bu saldırılara karşı ulusal birlik çağrıları yapılırken, Güney Kürdistan yöneticilerinin işgalcilere değil de, Kürt halkının özgürlüğü için mücadele eden gerillalara “topraklarımızı terkedin” uyarısı yapmaları düşmanla açık bir işbirliği ve açık bir ihanettir.

Düşmanlarıyla işbirliği yaparak, topraklarını Türk/DAİŞ çetelerine ipotek eden bir zihniyete en küçük bir eleştiri yapmaktan kaçınan; güya ulusal birlik istiyormuş gibi yaparak tüm partileri aynılaştıranlar da bu ayıbın ve suçun ortağıdır.

Çok açık ki bir ulus bakımından, düşmanlarıyla işbirliği yapmak tüm zamanlarda ve tüm coğrafyalarda suçtur. Suçu ve suçluyu gizlemek için uydurulan “tüm Kürt partilerine eşit uzaklık” mesafesi(!) de en az “terörle aranıza mesafe koyun” mesafesi kadar adi ve sahte bir uzaklıktır.

“Kürt partileri ulusal birlik kurmazlarsa işgal durmaz” çağrısı KDP ve YNK’nin Türk devletine, Kürdistan topraklarında üs, karakol, İHA ve helikopter pisti, MİT büroları tahsis ettiği bir süreçte yapılıyor. Peki bu çağrı sahipleri neden tek bir gün KDP ve YNK yöneticilerine, “Türk devleti ile işbirliği yapmaktan vazgeçin, bu tutumunuz ulusal birlik önünde en büyük engeldir” demiyor, diyemiyorlar?

Yapılması gereken esas çağrı, tüm Kürt partilerinin Bakur, Rojhilat, Rojava ve Başûr topraklarındaki yabancı işgale karşı birlikte-ortak mücadele çağrısı olmalıdır. Bilerek veya bilmeden bir manipülasyon çarkı işletiliyor, haklı bir talep tersten öneriler ile sulandırılıyor; “Önce ulusal birliğimizi kuralım, sonra ortak düşmanlarımıza ve işgale karşı savaşalım.”

Oysa güçlü ve kalıcı ulusal birlik masa başında, siyasi demeçler, ziyaretler ve iyi niyet gösterileri ile değil; ortak bir amaç için ve ortak mücadele içinde gelişir. Zaten pratik mücadele, uluslar bakımından asgari müştereklerin, ulusal ve toplumsal aidiyetlerin ortaya çıkarıldığı yegane laboratuvardır.

Etienne de La Boetie’in sorusu hala günceldir: Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı, işbirlikçisi olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir?

***   ***

“Kim bu mezbele takımı?” yazısı epey insanı rahatsız ve huzursuz etti. Hiç bir isim verilmediği, özel şahıslardan söz edilmediği halde, olağanüstü bir hassasiyet, hırçınlaşma ve saldırganlık hasıl oldu. Hiç bilmediğimiz, tanımadığımız, kendilerinden haberdar olmadığımız ama “benden bahsediliyor” duygusuna kapılan epey “mezbele gülü” olduğunu da öğrenmiş olduk.

Demek ki mesaj yerine ve amacına ulaşmıştır.

Bunların içinde mitoman-megaloman olanlar da var. Önce HEP’i kurtarmış, sonra basın-yayını kurtarmış, dünya alemin bildiği hukuk dehasıymış eskiden. Örgüt dehasından yararlanılsaymış bir zaferler dünyası yaratacakmış. “Deha” uydurduğu yalanlar eşliğinde, “yazı beni hedef alıyor, tehdit ediliyorum, polise şikayet edeceğim” cazgırlığı yapmayı da ihmal etmiyor.

Bu tiplerin ortak özelliğidir, uydurduğu yalanı iki kez üst üste tekrarladıklarında artık kendileri de onun gerçek olduğuna inanıyor.

Tükenmişlik sendromu da böyle gelişiyor zaten, kendisini olduğundan farklı gösterme arayışı kişisel güvende azalma, değersizlik, hiçlik ve müzmin bir huzursuzluğa eşlik ediyor.

Mezbele de böyle oluşuyor zaten.