İşgalcinin cephanesi ve mülteciler

Mülteciler konusu, genelde Suriye, özelde de İdlib üzerinden gündeme getirildi ve giderek şişirildi. Öyle ki mültecilerin durumu bir silah haline getirildi ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya fırlatıldı. Ancak an an mültecileri takip eden, otobüslere doldurup gönderen AKP-MHP faşist iktidarının iddia ettiğinin aksine gönderilen mültecilerin içinde değil Suriyeli Arap mültecilerin dahi yok denecek kadar az olduğu görülüyor. Özellikle orta Asya ülkelerinden Türkiye’ye taşınan, yaş ortalamaları az çok belli olan, çoğu çeteleştirilmek üzere Türkiye’ye çekilen, kullanılanların kullanılan, kullanılamayanları ise bu şekilde yedekte tutulup Avrupa’nın üzerine salınanlar var bu mülteci bombardımanında.

O akın akın sulara vuran mültecileri kim olursa olsun, nereli olursa olsun, yaratılan siyasal atmosfer o mültecilerin İdlib’li olduğu kanaati-algısı yarattı. Ancak bu doğru değildir. İdlib’li mültecilerin bir kısmı kendi yaşam alanlarında savaşın daha az olduğu bölgelere giderken bir kısmı da Kürt bölgelerindeki alanlara gittiler. Yoksa öyle insani kriz diye dillendirilen de nihayetinde AKP-MHP faşizminin siyasal bir argümanı olarak fazlasıyla kullanılmış, yıpratılmış ve öz anlamını yitirmiş bir kavramdır.

Öncelikle ülkesi savaş alanı haline gelen halkların durumu, yaşadıkları dramın bir kader olmadığını bilmek gerekiyor. Ülkesinden uzaklaşmak, hiçbir insan için kader değildir. Tam tersi insanın ülkesi insanın kaderidir. Şüphesiz birçok insan, savaşlarda mağdur olmakta, acı çekmekte, savaştan etkilenmekte, evsiz kalmakta, işini kaybetmekte ve nihayetinde hayatını yitirmektedir. Ancak tüm bunlara rağmen bunlardan kurtulmanın biricik yolu, kafile kafile gurbet yollarına düşerek kendine başka vatan arama, “hayatını kurtarıp” ailesini geçindirecek kapılar arama değildir.

Kimse isteyerek iltica yollarına düşmez. Bu doğru. Ancak istemeden bu yollara düşmek, her durumda isteyerek düşmekten daha kötüdür. Çünkü herşeyin mağduru olmaya, her siyasetin nesnesi olmaya, her silahın mermisi olmaya, her kötülüğün üst örtücüsü olmaya hazır bir şekilde kendi iradeleri dışında kullanılmalık bir durum, tam da bu statüler etrafında yaratılmaktadır. Bir yandan kapitalizme eklemlenme çabası bedensel olarak büyük tahribatlarla sürerken bir yandan zihniyet olarak kapitalizme hizmet pozisyonu da bu durumun sonuçları arasındadır. Toplum ve birey kavramlarının birbiri karşısına konulmaktan da beter bir durum ortaya çıkmaktadır. Mülteci olan Suriyelinin durumunu gündem yapanların henüz mülteci olmayanların durumunu gündem yapmaması zaten durumu açıklamaktadır.

Ancak bu kötülük, ne yazık ki kabul edilmekte, çocuk gelişim çağı sorularına dahi cevap verilmemekte ve ülkeler savaş meydanı haline getirilerek bu ülkelerin toplumları topraksızlaştırılmakta, insan olarak yaşam haklarından mahrum edilmekte ve bunlar engellenmemekte, sonuçları üzerinden de yeniden insani söylemler geliştirilerek kapitalist modernitenin ulus devletçilik oyunun birer parçasına dönüşen insani(!) örgütler türetilmektedir. Ve ne yazık ki, sayısız ödüle rağmen, iyi niyet elçilerinin bolluğuna rağmen bu kurumların tüm pratiklerinden kötü niyetler yağmaktadır. Bunun en bariz ve güncel örneği, kimyasal silahları önleme amacıyla kurulan kurumun faşist soykırımcı Türk devletinden bağış alarak Türk soykırımcı iktidarın kimyasal silahlarla Rojava halkının üzerine yaptığı saldırıları kanıtlanmış olmasına rağmen değil araştırmak, dosya açmaya dahi yanaşmamasıdır.

Toprağını kaybeden herşeyini kaybeder. Vatansızlaşan ve vatan olgusundan koparılan herşeyden kopabilir. Bunu bir ulus devlet sınırlarına sıkıştırmadan anlamak ve insan varlığının bir toprak parçasıyla bağının onun toplumsallığını yarattığı gerçeğine dayandırmak gerekir. Avrupa’da en zor, en ucuza, az gelirli, Avrupa insanının yapmadığı vs işlerde çalıştırılanların mülteciler olması bu durumu açıklamaktadır. Toprağını kaybeden değerini kaybeder. Bugün mülteciler üzerinden gelecek işçilere, az gelire razı olacak muhtaçlara doymuş olan Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde insanlar daha uzun yaşıyorlar. Yani ölüm yaşı epey ilerletilmiş. Ancak bu defa da yaşlanıp ölmeyen kuşaklar bakıma muhtaç hale geliyor. Bundan olmalı iş ilanlarında-iş reklamlarında giderek yaşlı bakımı diye bir başlığın açılması, böyle bir sektörün oluşturulması, Doğu’yu batının bakıcısı-hizmetçisi haline getirmesi durumuyla karşı karşıyayız.

İnsanın, toplumun, tarımın, kültürün, dillerin yaratıldığı Ortadoğu, kutsal bir topraktır. Ancak bu kutsallık bir lanete dönüşmüş durumdadır. Lanetten kurtulmak, bizi kutsallaştıran tarihsel toplumsallığı bilmekle başlar. Tarihsel toplumsallığı bilmek, toprağı bilmek, bu topraktan sökülüp atılan hiçbir canlı gibi başka toprakta aynı canlılıkta, aynı kutsallıkta yeşeremeyeceğini bilmek ve öze dönmek gerekir. Ve tabi ki, işgalcilerin cephanesi olmamak gerekir.