İslami kuşatmayı yarıp İçtoroslar’a akan iki âşık:  Dertli ve Emrah

Daha önce Anadolu içlerine akıp göçebe ya da yarı göçebe olarak yaşayan aşiretlerin, 19.yüzyıl ortalarında Tanzimat kanunları ve Islahat hareketi çerçevesinde yerleşik hayata geçirildiği bilinmeyen birşey değildir. Alişan Bey de aslen Malatya’dan gelen Canbek aşiretine mensup olup, daha önce bu topraklara yerleşen bir aşiret lideridir. Nüfuz alanı Konya-Cihanbeyli’den Ankara kazalarına kadar devam etmekteydi.

1970’li yılların başlarında “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” konulu çalışmamı hazırlıyordum. 1973 yılı içinde birgün Kadıköy’den vapurla karşıya geçerken, 1948’de üniversite hocalığından atılan tasavvufi halk edebiyatının belki de bir numaralı ismi Abdülbaki Gölpınarlı ile karşılaştım.

Kendisinden alanının ilk çalışması olan eşkıya türkü ve ağıtları konusunda yardımcı olmasını istediğimde, konuya ilişkin çok güzel bir beyit bildiğini söyleyerek hemen oracıkta okumuş ve not almıştım. Beyit şöyleydi:

Aşk ile tığlar çekip münkire karşı durmuşuz

Ol sebepten kavm-i Sufyan “eşkıya” derler bize

Dünya görüşlerine, ideolojilere, sınıflara, zümrelere ve koşullara göre büyük anlam değişimlerine uğrayan “eşkıyalık” konusunda bundan daha anlamlı bir beyit bulunamazdı. Ancak yazarını sorduğumda, Hoca bir türlü hatırlayamıyordu. Birkaç isim saymış, bunlardan biri olabileceğini söylemişti. Bu isimlerden biri de Dertli idi. Ancak yanı sıra iki isim daha vermişti. Ben de, konuya ilişkin ilk birkaç yazıda bu beyte yer vermiş, fakat Dertli isminin yanına soru işareti koymuştum. Kuşkusuz benim için çok önemliydi, eşkıyalığı bu kadar özlü biçimde anlatan şairin adı.

Ancak köyümüz Dallıkavak’ta dayım Hacı Bayrak’ı dinlediğim bir gün, bu beytin içinde geçtiği deyişle karşılaşmayım mı! Halk şairi Dertli’nin deyişi zaman ve mekân tünelini aşmış ve Binboğa Dağları’nın eteğindeki Dallıkavak’lı Hacı Bayrak’ın diline ve bağlamasının teline takılmıştı.

Bir tasavvufi halk edebiyatı uzmanının kime ait olduğunu ve bütününü çıkaramadığı bir deyiş, Dallıkavak köyünde yankılanıyordu. İşte, gerek sözlü halk edebiyatı geleneğinin zamanı zorlayan niteliğini gerekse Alevi öğretisinin mekânı zorlayan özelliğini bundan sonra daha iyi anlayacak ve içselleştirecektim.

Divan şiiri tekniğiyle yazılan sözkonusu deyiş şuydu:

Âşık-ı sâdık, muhibb-i Mustafa derler bize

Derd ile gayret-keş-i Âl-i Abâ derler bize

Biz gürûha sorsalar: “Ey kavm, siz kimlersiniz?”

Tâbi-i Şâh-ı velâyet Murtaza, derler bize

Aşk ile tığlar çekip münkire karşı durmuşuz

Ol sebepten kavm-ı Süfyan “eşkıya” derler bize

Cân ü bahş terkeyledik bizler İmameyn aşkına

Bende-i Şâh-ı şehid-i Kerbelâ derler bize

Gerçi ben bir Dertli’yim, derdim yetimler derdidir

Çek elin bizden tabibâ, bî- deva derler bize.

Dertli’nin; gerek bu türden dini motifli, gerek derinlikli aşk ve sevda şiiri, gerekse şiir-mektup tarzındaki nice şiiri, daha divanının yayımlanmadığı ve yayılmadığı dönemlerde bile İçtoroslar bölgesinde yaygındı.

Bunların bir bölümü, adeta Alevi-Bektaşi edebiyatının sembol-şiirleriydi. Sözgelimi 18. yüzyılın son çeyreği ile 19. yüzyılın ilk yarısında yaşayan Dertli’nin; Osmanlı kadısının “Git, sazını kır, sazın içinde şeytan olduğu için, çalman yasaktır” emrine karşılık verdiği cevap, adeta Aleviler’in saz tutkusunu gösteren bir manifesto niteliğindedir:

“Telli sazdır bunun adı/ Ne fetva dinler ne kadı/ Bunu çalan anlar kendi/ Şeytan bunun neresinde// Abdest alsan aldın demez/ Namaz kılsan kıldın demez/ Kadı gibi haram yemez/ Şeytan bunun neresinde// Ardıç ağacından dalı/ Venedik’ten gelir teli/ Hey allahın şeytan kulu/ Şeytan bunun neresinde// İçinde mi, dışında mı/ Burgusunun başında mı/ Göğsünün nakışında mı/ Şeytan bunun neresinde// Dut ağacından teknesi/ Kirişten bağlı perdesi/ Behey insanın teresi/ Şeytan bunun neresinde// Dertli gibi sarıksızdır/ Ayağı da çarıksızdır/ Boynuzu yok, kuyruksuzdur/ Şeytan bunun neresinde…”

Daha önce Sünni Halveti tarikatına intisab etmişken, yetişkinlik döneminde Bektaşiliği ve giderek Kızılbaş-Aleviliğini seçmesi, onun düşünce ve şiirde daha da derinleşmesini beraberinde getirmiştir. Bu yetkinliğiyle öylesine yaygınlaşmıştır ki, Alevi törenlerinin vazgeçilmez âşıklarından ve sözcülerinden biri hâline gelmiştir.

Nitekim, İçtoroslar Hakikatçı dervişlerinin ve Sinemilli pirlerinin hemen tümünün şiir defterlerinde onun onlarca deyişini görebiliyoruz.

Ancak, Hakikatçı cönklerinde bu şiirlerin daha da yaygın olduğunu belirtmeliyiz. Sözgelimi, sadece Erdem Baba derlemeleri arasında onun ilk dizelerini verdiğimiz şu deyişleri yer alıyor ki bunların bir bölümü doğrudan kendilerince sez eşliğinde icra ediliyordu: 1- Gül yüzlü sevdiğim beni ağlatma 2- Âşıkları diyar diyar gezdiren 3-Haraba kul olduk devr-i âlemde 4- Şarab-ı lâlinden içelden beri 5- Yâr neden haz eder neden hoşlanır 6-Saki sunma bize mey-i enguru 7- Gözden yırak olan gönülden yırak 8-Ey gönül biz pirden aldık himmet-i Bektaşiyiz 9- Âşık-ı sâdık muhibb-i Mustafa derler bize 10- Ervah-ı ezelden evvelki safta 11- Ben senin aslından aldım haberi 12- Gerçi esb-i naza süvar olmuşsun 13-Nehn ü kasamnade taksimde Mevla 14- Aşk derdine derman sordum âlemde 15- Saki-yi kevserdürür cennette şir-i girdigar…

Dedem Haydar Bayrak’tan başlayarak, İçtoroslar’da Alevi müziğinin belki de son otantik icracısı olan Hacı Bayrak’a kadar, herkesin dilinde ve telinde canlanan deyişlerden biri de onun;  “Sâkıyâ meyinde nedir bu esrar/ Kıldı bir katresi mesâne beni/ Şarab-ı lâlinde ne keyfiyet var/ Söyletir efsane efsane beni” dörtlüğüyle başlayan deyişiydi…

Meşakkatlı bir yaşam sürdüren Dertli gibiler İslâmî kuşatmayı yararak Alevi-Bektaşiliği seçerken, Mahzuni’nin “Alevi” geçinenlere de bir çift sözü vardı:

“Boş adama sade oruç tutmamak/ Namaz kılmamakla Alevi denmez/ Aynı şeyi nice insan yapıyor/ Akıl almamakla Alevi denmez// Bir insan ki zâlim ise mazide/ Arınamaz lânet etse Yezid’e/ Birkaç harem taşıyarak gezide/ Zevksiz kalmamakla Alevi denmez// Ne mürşidi vardır ne müsahibi/ Sahte hasta bekler durur tabibi/ Onu bunu kınar mazlummuş gibi/ Kendin bulmamakla Alevi denmez// Mahzuni, Haydar’ı şaka mı sandın/ Kime ikrar verdin kime dayandın/ Bunca evliyayı saz çalar sandın/ Softa çalmamakla Alevi olmaz”.

İçtoroslar’dan Orta Anadolu havzasına bir saz şairleri koruyucusu

Kürt yerleşim coğrafyasında yedi ana yerleşim biriminden biri kabul edilen Orta Anadolu Kürt Havzası Kürtleri’nin (Ankara, Konya, Kırşehir, Yozgat) büyük bölümü, geçmiş yüzyıllarda Malatya-Adıyaman bölgesinden; geriye kalanların da büyük bölümü Urfa ve Ağrı bölgesinden göçmüş ve buraya yerleşmişlerdi.

Bugün, Sedat Ulugana tarafından bulunup yayımlanan “Şikâri Metinleri”nden, bu göç hareketinin tarihinin 13. yüzyıla kadar uzandığını anlıyoruz. Ancak büyük bölümünün yoğunlukla son birkaç yüzyılda buralara yerleştiği bir gerçektir.

Dahası, bu Kürt topluluklardan Malatya-Adıyaman hattından gelenlerin ağırlıkla Alevi; Urfa ve Ağrı’dan gelenlerin ağırlıkla Êzîdî kökenli olup, sonradan devletin resmi mezhebi olan Hanefiliğe geçtikleri bilinmektedir.

Daha önce Anadolu içlerine akıp göçebe ya da yarı göçebe olarak yaşayan aşiretlerinse 19.yüzyıl ortalarında Tanzimat kanunları ve Islahat hareketi çerçevesinde yerleşik hayata geçirildiği bilinmeyen birşey değildir. İşte, asıl konumuzun kahramanı Alişan Bey de aslen Malatya’dan gelen Canbek aşiretine mensup olup, daha önce bu topraklara yerleşen bir aşiret lideridir. Bu arada, nüfuz alanı Konya-Cihanbeyli’den Ankara kazalarına kadar devam etmekteydi.

Nitekim, konunun uzmanlarından Abdullah Saydam’ın Osmanlı belgelerinden yola çıkarak yaptığı şu belirleme, Alişan Bey’in yaşamından önemli bir kesiti ortaya koymaktadır:

”Cihanbeyli aşireti reisi Alişan Bey’in, 1843 sonlarında aşiret beyliğinin tamamen ortadan kaldırılması konusu Babıâli tarafından ele alındı. Müzakereler sonucunda Ocak-1844 başlarında hazırlanan bir arz tezkeresinde (aşiret beyliğinin külliyen tayy ve ilgâsına şimdiden mübâşeret kılınca aşâir ile ahâli meyanında) problemler çıkacağı ve iskân öncesinde aşiretlerin tedirginlik duyacakları belirtilerek (kâffe-i aşâirin iskân ve îvâları hâsıl olduktan sonra mîr-i aşiretlerin ol vakit lağvıyla müdür ıtlak olunmasında muhsenât-ı bedihîye derkâr idüğü) görüşüne yer verilmişti.” (Bkz. A. Saydam: Tanzimatçıların Ağalık ve Beylik Kurumunu Kaldırmaya Yönelik Çabaları; Toplumsal Tarih, Sayı:10/1994)

Özetle, Alişan Bey’in etkinliğinin kırılmasının hem aşiretler hem de diğer topluluklar üzerinde olumsuz etki yapacağı belirtiliyor ki, bu da onun toplumda belli bir saygınlık kazandığını gösteriyor.

Öte yandan, 19.yüzyıl ortalarında onun halk ve hak âşıklarına kucak açıp, onları koruması da, onun Alevi kültüründen geldiğini gösteriyor. Nitekim, korumasına aldığı Erzurumlu Emrah da, eserleri Kürdistan’dan İçtoroslar’a uzanan saygın ve yaygın bir halk ve hak âşığıdır.

Emrah, İçtoroslar kaynaklı şiir defterlerinde ve kasetlerde, yöre ozanlarından sonra en çok eseri okunan ozanlardan biridir. Sözgelimi sadece dayım Hacı Bayrak’ın icra ettiği Emrah deyişlerinden bazıları ilk dizeleriyle şöyle:

1- Ne kaçarsın benden ey yüzü mahım

2- Bizim sahraların başı

3- Tutam yâr elinden tutam

4- Dinleyelim dağ başında figanı…

Emrah’ın, İçtoroslar’da pîr ve hakikatçı müzik icracılarınca büyük bir zevkle okunan başka bir deyişini birlikte izleyelim:

Bugün Pazar-ı aşktır muhtaç olan candan geçer

Âşığ-ı sâdık olanlar leb-i gül-âbdan geçer

Düşmüşem cem-hânesine ben ağlarım zâr u zâr

Aşka düşen merdâneler hırkayla taçdan geçer

Bir imrahi görse eğer ol sinemin dağını

Ötüşür şeyda bülbüller görse hüsnün bağını

Yüz yaşında ruhban görse gerdanının ağını

İncil’i suya bırakır vaz gelir hac’dan geçer

Şahinin salsa pençesin aniden Kaf’dan kapar

Dilber âbidlik eyleme zâhidler yoldan sapar

Tutmuşam müjgân okuna garip sinemi siper

Temrahın kahrı zehirdir yedi kat saçdan geçer

Ben Emrah’ım medh ederim yedi dillerde seni

Yedi iklim çar köşede gurbet ellerde seni

Hacılar hacca giderken çölde görseler seni

Hayran olur mat kalırlar, vaz gelir Hac’dan geçer.

Alişan Bey ile Dertli arasında “İmam Hüseyin” muhabbeti…

Âşık Dertli’nin yaşamına ve sanatına ilişkin biyografilerde; onun düzenli bir iş tutamaması ve geçim sıkıntısı dolayısıyla bir defasında, boğazını keserek intihara kalkıştığı söylenir. Bu eserlerde Dertli’nin, daha önce Bolu Mutasarrıflığı yapmış olan Hüsrev Paşa’nın yardımıyla, köyü Şahnalar’ın bağlı bulunduğu Bolu’nun Çağa kasabası ayanlığına atandığı ancak daha sonra bu görevden alınınca intihara teşebbüs ettiği ileri sürülür.

Oysa, Dertli gerçekte dünya malına tamah etmeyen, başladığı hiç bir işi sonuna kadar götürmeyip, kısa zamanda ayrılan harabati bir insandır.

Çoluk-çocuğunu köyünde bırakıp diyar diyar dolaşması ve yıllarca Alişan Bey’in yanında kalması da bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Onun başlıca zevki, gece-gündüz mey içmek ve en fazla Alişan Beyin kızkardeşi Bostan Hanım’a âşık olmaktır…

Nitekim, Âşık Dertli’nin mensubu bulunduğu Alevi-Bektaşi literatürüne yansıyan şu olay ya da hikâye, bu derviş-şairin yaşam gerçeğine daha uygun düşmektedir. Zaten, başka anlatımlarda da, olay bir yönüyle Kerbela ile ilişkilendirilmektedir.

Alevi-Bektaşi literatüründü bu olay şöyle anlatılmaktadır:

“Dertli’nin her zaman İmam Hüseyin için yanıp yakıldığını görenler, onun cidden, vefakâr bir Hüseyin dostu olup olmadığını anlamak istemişler. Eline, Kürt beylerinden Alişan Bey tarafından bir ustura tutuşturularak; (Hüseyin aşkına bunu boğazına çal!) demişler. Usturayı eline alan Dertli, hiç tereddüt etmeden boğazına çalmış. Bu işi hakikaten yapacağını sezenler, eline sarılarak usturayı geri almak istemişler ve almışlar, fakat daha süratlı hereket etmiş olan Dertli’nin boğazını ustura bir miktar kesmiş ve kanları akmış. Bu şiiri irticalen o zaman söylemiş.” (M. Tevfik Oytan: Bektaşiliğin İçyüzü; İst. Maarif Ktb. 6. Bas. İst. 1970)

Burada, bâtınî inanç ve topluluklarda birçok örneğini gördüğümüz bir olayla karşı karşıyayız. Alişan Bey’in, himayesine almakla zaten önem verdiği Dertli’yi bir kez daha sınamak, samimiyeti konusunda test etmek istediği anlaşılmaktadır… Çünkü şair, İmam Hüseyin üstüne birçok ağıt-şiir yazmış ve kendisini (Alevî’yim, Hüseynî’yim, Hayderî) sözleriyle tanımlamaktadır.

İrticalinin yani doğaçlama söylemesinin çok güçlü olduğunu ve özellikle İmam Hüseyin’e zaafını diğer şiirlerinden de bildiğimiz Âşık Dertli’nin, koruyucusu Alişan Bey ve yanındakilerinin huzurunda huşû içinde söylediği, İçtoroslar’da da okunan ağıt-şiir şudur:

Kays-veş sahralara düştüm çok efgan eyledim

Leyli-veş beytü’l-hazende hûn-i giryan eyledim

Dâmen-i sabrım tutup çâk-i giriban eyledim

Soyunup abdal misali cismim uryan eyledim

Kendimi aşkın yolunda dosta kurbay eyledim

Gerdenim mecruh edip kestim kızıl kan eyledim

Tâ ezel bu canıma sûz-i Hüseyn’den düştü nâr

Ateş-i hicranına sabretmeğe takat mı var

El ne derse ko desin sevdim Hüseyn’i kâr- zarar

Gitti elden dâmen-i esb-i inan-ı ihtiyar (Nakarat)

Tîr-i aşkın merhem ettim derd-i bî-dermanıma

Etmedi dağlar tahammül, kıldığım efganıma

Bir nişan ettim efendim şâh-ı şehid sultanıma

Rûz-i mahşerde gelip baksın benim gerdanıma

  (Nakarat)

Ben beni, âdem sanırdım hayvan-ı nâtık menem

Gerçeğim vâdinde kizbi olmayan sadık menem

Her ne denli cevrederse mihnete lâyık menem

Hayre dair bir amel yok fâcir ü fâsık menem

   (Nakarat)

Rahm kıl ya Rabbenâ Dertli-i pür- isyanına

Rahmetenli’l- âlemîn ismi düşüpdür şânına

Enbiya vü evliye muhtaç senin ihsanına

Baş açık yalın ayak durduk nice divanına

  (Nakarat)

Kelimeler:

Kays: Mecnun’un gerçek adı; Veş: Gibi; Efgan eylemek: İniltili feryatlar etmek; Leylî-veş: Leyla gibi; Beytü’l-hazen: Hüzün evi; Hûn-i giryan eylemek: Kan ağlamak; Câm-ı sabr: Sabır elbisesi; Çâk-ı giriban eylemek: Yakasını yırtmak; Tığ-ı sabır: Sabır kılıcı; Gerden-i mecruh: Yaralı gerdan, boğaz; Şöyle: O şekilde, öylece; Sûz-i Hüseyin: Hüseyin için yanış; Nâr: Ateş; İnan-ı esb-i ihtiyar: İrade atının dizgini (mecaz); Tığ-ı aşk: Aşk kılıcı; Derd-i bî- derman: Dermansız dert; Kûh u sahra: Dağ ve çöl; Nişane: İz, eser; Şâh-ı şehid Sultanı: Şehidler şahı Hüseyin; Rûz-i mahşer: Mahşer günü; Hayvan-ı nâtık: Konuşan hayvan (İnsanlar için kullanılır); Hayr: Hayır, iyilik; Amel: İş, eylem; Fâcir u fâsık: Fitne ve fesatçı, kötü huylu; Her ne denlü: Her ne kadar; İkrarında sabit olmak: Sözünde durmak; Ahdine sâdık: Yeminine bağlı; Kıl inayet Rabbenâ: Rabbin yardım ve lutuf göster; Rahmetenli’l- âlemin: Alemler için rahmet kılıcı; Enbiya: Peygamberler; İhsan: Bağış, lütuf.