İstifa etmenin dayanılmaz hafifliği

Geçtiğimiz hafta içerisinde Ahmet Şık’ın HDP’den istifası, ile gündemde hayli yer buldu kendine. Bu tür konularda çoğu zaman hengame geçtikten sonra yazmanın daha doğru olduğuna inanmışımdır. Ahmet şık Türk sol sosyalist gelenekten gelen ve iki yıl önce yapılan milletvekilliği seçimlerinde milletvekili seçilmesiyle birlikte HDP’de siyaset yapmaya başlamış birisi. “Eşbaşkanlarımızı tenzih ederek, parti yönetiminde bulunan hâkim bir anlayışın, HDP’nin gücü, anlamı ve değerleri hilafına demokratik teamüllerden uzak tutumlarında ısrarları nedeniyle HDP’den istifa ettim. Kararım bireysel bir politik tutumun yansıması olup herhangi bir komplo teorisine itibar edilmemesi temennimdir.” Diyerek partiden istifa etti.

Doğrusu Ahmet Şık’ın HDP’ye yönelttiği eleştirinin kanaatimce eksiği var, fazlası yok. Üstelik, ben eşbaşkanların tenzih edilmesi gerektiğini de düşünmüyorum. Çünkü eğer yönetimde böyle bir yapı varsa eşbaşkanlar bundan birinci derecede sorumlu olurlar doğal olarak. Bu açıklama ve istifanın ardından bir yandan nankörlükle başlayıp ajanlığa kadar giden bir linç kampanyası, bir yandan da Ahmet Şık’ı bir demokrasi kahramanı olarak görüp savunan iki anlayış açığa çıktı. Öncelikle eldeki veriler, Ahmet Şık’ın bir gazeteci olarak gerçeğe bağlılık ve iktidara muhalefet noktasında ortaya koyduğu tavır göz önüne alınırsa ona yöneltilen suçlamaların haksız suçlamalar olduğu teslim edilecektir. Sağlıklı bir analizden uzak bu tür linççi argümanları mahkum etmek, doğru bir tartışmanın yürütülebilmesi için oldukça elzemdir. Öte yandan gazeteciliği ve yürüttüğü demokrasi nedeniyle hapis yatmış olması Ahmet Şık’ın eleştirilerden tenzihini gerektirmez. Gelişen saldırılara karşı yapılmış olsa da bu koruyucu tutum da yine meselenin sağlıklı tartışılmasını engellemektedir.

Ben bu mesele ile ilgili olarak da yine Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” kitabına atıfta bulunmak istiyorum. Bence bu istifa Türk olmanın kibri ile çok alakalı bir tutum. Hem de Ahmet Şık’ın kendisinin bile farkında olmadığı bir Türklük kibrinin. Ahmet Şık’ın HDP’ye yönelttiği eleştiri, kendi başına bir doğruyu ifade ederken, “eleştirdiğim şeyler partide değişmiyor, öyleyse ben de istifa ediyorum” tavrı ile sakat hale geliyor. Bütün dünyanın özgürlükçü muhalefet hareketlerinin yüzlerce yıldır mücadele ettikleri, HDP’nin ağırlıklı dinamiğini oluşturan Kürt Özgürlük Hareketi’nin kırk yıldır büyük bedeller ödeyerek amansız bir mücadeleyle değiştirmeye çalıştığı bir anlayış, Ahmet Şık eleştirdi diye şıp diye değişiverecek öyle mi? Hem de parti içinde hepi topu daha iki yıldır varken ve en fazla iki yıldır içeriden bu eleştirilerini partiye yöneltiyorken. Devrimci gelenekte istifa yoktur. Yetkiler bırakılır ve görevlerden istifa edebilir, fakat partiden istifa edilmez. Aksine bu eleştirileri dile getirmiş olmakla daha büyük bir mücadele sorumluluğu üstlenilmiş olur. İstifa edilerek bir demokratik mücadele mevzisi, eleştirilen anlayışların inisiyatifine terk edilemez.

HDP ile ilgili Ahmet Şık’ın dile getirdiğinden çok daha sert ve ağır eleştiriler yapmak mümkün. Ama HDP’nin maruz kaldığı ağır saldırıları göz önünde bulundurmadan, HDP “demokratik dönüşümü gerçekleştiremiyor” gerekçesini istifaya dönüştürmek, birikimi göz önünde bulundurulduğunda Ahmet Şık’ın demokrasi mücadelesindeki cahilliği ile açıklanamaz. İlerleyen süreçte HDP üzerinde daha da yoğunlaşacak baskılardan korktuğu için istifa ettiği gerekçesini de ben istifa tavrına yöneltilmiş doğru bir tahlil olarak görmüyorum. O zaman Barış Ünlü’nün kitabına referansla Türk olmanın kibri, Türk olmanın rahatlığı, Türk olmanın lüksü olarak görüyorum bu istifayı. “Ben doğru olanı işaret ettim, benden önce bu doğruyu gören olmamış. Söylediğim doğruya gelinmeyen yerde durmam”a tercüme edilebilir ancak bu istifa. Türkiyeli sosyalist hareketlerle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki ilişkiyi de onlarca yıl boyunca sakatlayan da hep bu anlayış olmuştur.

Elbette yanlış anlaşılmamak için burada sözü edilen Türklüğün etnik bir niteleme değil, Barış Ünlü’nün bu kitabının referans aldığı şekilde inşa edilmiş ve geniş kesimlere benimsetilmiş, içselleştirilmiş egemen bir Türklüğü ifade eden bir kavram olduğunu hatırlatma ihtiyacı hissediyorum.