Kapanan içtihat kapısına tekme

İslamda “içtihat kapısı kapanmıştır” diye bir softalık vardır. Büyük mezhep kurucularının belirlediklerinden sonra, yeni hiçbir şey söylenemeyeceği anlamına geliyor. Bizim coğrafyamızda da bu softalık uzun bir zamandır, “bağımsız devlet" sıfatıyla arz-ı endam ediyor. 

Güney Kürdistan’daki “bağımsızlık referandumu” sonrasında yaşananlar; ulus devlet ve bağımsızlık adıyla bu "kapanmış içtihat kapısı”nı tekmelemeyi zorunlu kılıyor. 

Bu bağımsız devlet softalığı, devletin bağımsızlığı ile toplumun bağımsızlığının aynı şey olmadığı gerçeğini eğiyor, büküyor, çarpıtıyor ve tartışılamaz bir dogma haline getiriyor. Devlet, insana hizmet aracı gibi gösteriliyor; bireyleri ve toplumu koruyan bir mekanizma gibi anlaşılıyor ve öyle öğretiliyor. 

Oysa devlet topluma karşı, toplumun üzerinde, yurttaşlarını her yönden silahsızlandırmış; esas olarak kendi yurttaşlarına karşı örgütlenmiş bir organizasyondur. Topluma ait olanı toplumdan almış; ahlak ve vicdanın yerine hukuku ve yasaları; toplumsal politika yerine devlet idaresini; ortak mülkiyet yerine özel mülkiyeti; toplumsal öz savunma yerine kendi silahlı adamlarını ve cezaevlerini getiren, sınırları ve bayrağı olan bir örgüttür devlet.

Güney Kürdistan ve Katalonya’da bağımsızlık referandumu ile ulus devlet kurmak isteyenler, “olsun bizim de böyle bir ulus devletimiz olsun" çizgisinden çok da farklı bir çizgide değiller. Her ikisinin de benzeşerek, içine dahil olmak istedikleri ulus-devletçi sistemin tepkisi ile karşılaşmaları; kapitalist-ulus devletçi sisteme karşı oldukları veya toplum adına eşit ve özgürlükçü bir çizgiyi temsil ettikleri anlamına gelmiyor. 

Bağımsızlık referandumu hiçbir tepkiyle karşılaşmasa, ardından Güney Kürdistan bağımsızlık ilan etmiş olsaydı bütün sorunlar çözülmüş; G.Kürdistan halkı adalete, eşitliğe, güvene ve huzura mı erecekti? Aşiret, aile, bireysel çıkara ve parti iktidarına dayalı yönetim anlayışı, bağımsızlık ile birlikte yerini demokratik ve katılımcı bir çoğulculuğa mı bırakacaktı?  Bağımsızlıkla birlikte mahalle, semt, köy, ilçe ve kent meclisleri kurulacak, halk yerel ve genel kararların aktif ve etkili bileşenleri haline mi gelecekti? 

Hayır… Çünkü referandum ilan edenler bu amaç için değil; konjonktürün uygun olduğunu düşünerek, kendi iktidarlarını güvenceye almak ve daha da büyütmek için referanduma gittiler. 

Tartışmaların merkezine referandumun yol, yöntem ve zamanlamasının konması, tartışmanın derinleşmesini engelliyor. KDP, YNK, Goran ve parlamentoda temsili olan diğer tüm partilerin ortak kararı olsa; ABD, Avrupa Birliği ve BM referandumu desteklese ve Güney Kürdistan bu şartlar altında bağımsızlığını ilan etse dahi, bu bağımsızlık, Güney Kürdistan halkının özgür irade sahibi haline geldiği ve özgürleştiği anlamına gelmeyecek, gerçek manada bir bağımsızlık olmayacaktı. Olsa olsa Neçirvan Barzani’nin Berat Albayrak’la ortaklaşarak yaptığı petrol kaçakçılığı, aleniyet kazanarak yasal hale getirilecek; KDP ve YNK yönetimlerinin serveti ve iktidarı daha da büyüyecekti. 

Birleşmiş Milletler teşkilatına üye 192 “bağımsız devlet” gerçekten bağımsız mıdır? Suriye, Irak, Türkiye, Yemen, Somali, Filistin, İsrail, Suudi Arabistan bağımsız devletler midir? Bu devletler ve diğer sayamadığımız devletlerin halkları eşitlik, özgürlük ve mutluluk içinde huzurlu bir hayat mı sürüyorlar? 

Ulus-devlet etnisitelerin, inançların, kadınların, mülksüzlerin, yoksulların özgürlüğü ve bağımsızlığı anlamına gelmiyor. Demokratik ulus anlayışı ise bütün bu kategorilerin temsilini ve katılımını esas alan alternatif yaşam modelidir. Toplumun özgünlükleri, farklılıkları ve çeşitliliği yerellerde ve genel organlarda temsile ve karar süreçlerine dahil olduğu oranda toplum özgürleşecek; devlet de bir koordinasyon merkezi ve teknik hizmet aracı olarak bir anlama kavuşacaktır. 

Ulus devlete yanlış manalar yükleyerek onu haddinden fazla büyütür ve ona hak etmediği roller ve misyonlar yüklenirse, o devlet bir gün çöktüğünde veya çekip gittiğinde, toplum çaresizlik içinde, kendisini kaderin kollarına bırakmaktan başka hiçbir şey yapamayacaktır. Gorbaçov, Çavuşesku, Saddam, Esad, Kaddafi ve Erdoğan’ın devletleri bu türden devletlerin örnekleridir.

Aslolan devletin bağımsızlığı değil, toplumun irade sahibi olarak özgürleşmesidir. Bağımsız devlet statüsü elde etmek, halkın da bağımsız ve özgür olduğu anlamına gelmez. Günümüzde nice bağımsız(!) devlet vardır ki kendileri de yönettikleri halklar da dört dörtlük köle konumundadır. Ama toplum irade sahibi olmuş ve özgürleşmiş ise eğer, o toplumu ancak özgür ve bağımsız bir devlet yönetebilir. 

Ulus devletçilerin, “önce bağımsız devlet kurulsun, sonrasında da toplum özgürleşir” önermesi de yanlış ve aldatıcıdır. Toplum karşıtı olan ve bu amaçla kurulan devlet, sonradan, neden ve hangi mantıkla toplumu özgürleştirecektir?

Toplumların ihtiyaçlarını ve sorunlarını ulus devletle çözmeye çalışmak, büyük bir kayayı sonsuza kadar tepeye çıkarma cezasına çarptırılan Sisifos’la kader arkadaşlığına benziyor.