Kapitalizm daha radikal  bir evreye geçiyor

 Salgın hastalık politik bir durum olarak, yönetim alanının düzenleme sahası haline geliyor. Zaten çoktan, fabrika üzerine kurulu bir kapitalist üretimden, toplumun fabrikalaştırılmasına dair bir hayata geçişi gözlemlemiştik.

 21. yüzyılın eşiğinde, şu ana kadar olan toplumsallığın belki de sonuna geldik. Keza doğa yok edildi, yaşam alanlarımız tahrip edildi. İşsizlik inanılmaz boyutta. Tam böyle zamanda, korkunç saldırganlığıyla bu salgın ortaya çıktı.

Artık alternatif yaşam yaratma üzerine konumlanan bir politik durumla, dayanışma ağlarının herkesin hayatına dokunacak şekilde bir komşulukla yeniden kurulmasının ince aralığındayız.

BARIŞ BALSEÇER

Dünyaya hızla yayılan Koronavirüs (Covid-19) salgınında, vaka sayısı gün geçtikçe artıyor. Hasta sayısının artışına paralel olarak, konu ile ilgili komplo teorileri, sahte haberler ve asılsız iddialar da internet ve sosyal medya aracılığıyla yayılıyor. Bir çok ülke olağanüstü hal ilan ederek, hastalığın ilerlemesini engellemeye çalışıyor. Şu ana kadar somut olarak hastalığın tedavisine dönük bir ilaç ise bulunmuş değil. Virüse dair mitler ise internette, sosyal medya ve forum sitelerinde artış göstermiş durumda. Diğer taraftan ise bazı ülkelerde salgına dair haberlere sansür uygulanması, iktidar ve hükümetlere olan güvensizlik, komplo teorilerinin ve yanlış haberlerin artmasına zemin oluşturmuş durumda. Koronavirüs ile birlikte ise kapitalizmin yarattığı sosyo-ekonomik tartışmalar, yeni dünya tartışmalarını da arttırdı. Krize yönelik komplo teorileri dışında, toplumsal korku ve panik ise gözle görülebilir hale geldi.

Salgın ve peşinden gelen kaotik durum, yeni dünya tartışmaları, toplumsal korku, salgınla birlikte artan toplumsal denetim vb. konularla ilgili Paris Üniversitesi Sosyal Bilimler Yüksek Araştırmalar Okulu’nda (EHESS) çalışmalarını sürdüren akademisyen-yazar Engin Sustam ile konuştuk.

Dünya Sağlık Örgütünün pandemi olarak duyurduğu Koronavirüs şu anda dünyanın tek gündemi. Bu açıklama sonrası ise bir çok ülke harekete geçerek, olağanüstü hal ilan etti. Sınırlar kapatıldı, okullar tatil edildi. Bununla birlikte ise belli tartışmalar başladı. Hem ideolojik hem de yönetimsel tartışmaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu soruya belki ilk yanıt şu olacaktır. Özellikle medyanın içinde olduğu bilgi ağı içinde komplo teorilerinin güdükleştirici ve kısırlaştıran sorumsuzluğunun (ABD Çin’i, Çin ABD’yi suçluyor) tuzağına düşmemek gerektiğini belirtmeliyiz.

Diğeri ise inanılmaz bir distopik dönem. Bu küresel salgınla yapılacak mücadelede, sinik, bunaltıcı ve insanları paniğe götürecek habercilikten ve konuşmalardan sakınmakta fayda var.

Ayrıca izlediğiniz üzere etrafımızda “uzmanlar” olarak tarif edilen ama aslında bilim insanlarının ve doktorların müthiş emeğini hiçe sayan bir sürü kişi, öngörülemez bilgi kirliliğiyle, bu küresel salgının (pandemi) boyutlarını panik havasında işliyorlar.

Bu salgın bir şekilde kapımıza dayanmış durumda. Sınır tanımaz bu virüsün elbette sınıfsal okumasını yapmak da mümkün. Yine de sınıf-aşırı ilerleyen bir alanda durarak (Çin, İtalya, İran ve şimdi Fransa’da her kesimi kapladı), kapitalizmin inanılmaz bir şekilde naylon bir güvenlik ve sağlık rejimine sahip olduğunu gösterdi.

Oysa bu küresel salgın, duyumsanabilir olanın sınırlarına ulaştığımız bu dünyanın taşıdığı ağır yükü, kapitalizmin ve teknolojiyle tüketim toplumu içine yerleşmiş modern insanın geldiği patolojik noktayı gösteriyor.   

Bu konuda özellikle Zizek, Agamben, Nancy gibi filozoflar ölümlerin can alıcı girdabında -hepimizin her an risk altında olduğu bu aralıkta- Covid-19’a dair tartışma yaratan yazıları yayınladılar. Yine Autonomous Groups ya da bir çok kapitalizm karşıtı dinamik de kendi politik refleksleri üzerinden hem Koronavirüse dair mücadeleyi gösteren hem de nedenselliğini sorgulayan yazı yayınladılar.

Dayanışmanın ve müşterek bir yaşamı doğayla, kırla, paylaşımla kendi öz emeğimizle kurmanın dayanılmaz aralığındayız. Yıkımların inanılmaz vurucu olduğu (savaş, göçmen krizi, deprem, yangınlar, barajlar ve şimdi salgın hastalık) distopyaya karşı sanırım, yeniden hem umudu hem de ütopyayı kucaklamak gerek. Burada kastettiğim elbette Sovyet (Çernobili asla unutmamak lazım) ya da Çin deneyimi (aşırı nüfus artışı ve inanılmaz hava kirlenmesi) hiç değil.

Yani Koronavirüs, ayaklanmaların arttığı bu despotik çağda, kapitalizme karşı bir muhalefeti örgütlemesi açısından, bildiğimiz anlamda bütün yaşam okumaları tarzımızı tamamen şuan değiştiriyor. Hastaneler, araçlar, dezenfekte ilaçları, piyasada korkunç fiyatlara satılan maskeler… Devletin artık komplo ile gerçeği iç içe geçirdiği yalan üzerine kurulu haberler, hastalığın kime ne kadar temas ettiğine dair verilmeyen cevaplar, müthiş panik ortamında dolaşan bilgi kirliliği ve cahillik…

Korkuyoruz. Çünkü kapımıza dayanan bir barbarlar sürüsü gibi bu bulaşıcı virüsle uğraşmak zorundayız. Çünkü tanımıyoruz. Burada ürkütücü olan, en kırılgan durumda olan ise göçmenler… Türkiye ve Yunanistan sınırındakileri demiyorum sadece. Bütün kamplarda olan göçmenler, evsizler, sokakta yaşayanlar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan insanlar, en çok etkilenen gruplar arasında.

Kalkedon yayınlarından yakın zamanda çıkacak olan yeni kitabiniz ”Kırılgan Sapmalar -Sokak Mukavemetleri ve Yeni Başkaldırılar” da bir bölümde, tam da denetim toplumları ve distopya üzerinden, 19. yüzyıldaki büyük cüzzam vb salgınları geniş şekilde ele almışsınız. Tam da bu salgın krizinin ortasında -karantinaya yönelen Fransa’da yaşayan biri olarak- ele aldığınız bu konu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Açıkcası bu sürpriz oldu. Yani kitabın belirli bölümleri, özellikle bu okumaya yaslanmıştı. Aslında daha öncesinde Foucault üzerinden sağlık ve biyopolitik meseleyi ele aldığım bir makale üzerinden ilerleyerek, yeni başkaldırıların olduğu, kapitalizmin sürekli krizi gösterdiği bu dönemde, salgın hastalıkların kontrol toplumları açısından önemine eğilmiştim.

Çalışmam, Deleuze’ün “Müzakeler” kitabında ele aldığı, kısa ama vurucu analizi üzerinden ilerledi. Kitabın son hali Koronavirüs haberlerinin ilk haftasına denk geldi. Özellikle salgın hala Çin sahasındayken, enteresan şekilde şunu belirlemiştim. 19. yüzyıl kapitalizminden elbette farklı olarak, ama mükemmel derecede uzun sürecek benzerlikte yeni bir döneme giriyoruz. Bana göre kapitalizm, yeni ve daha radikal bir evreye geçiyor. Genel bir kapatılmadan çok, genelleştirilmiş denetimin içindeyiz şuan.

Kriz, toplumsal çatışma, savaş derken şuan küresel pandemiyle yani salgın hastalıkla, sosyal hakların ve sağlığın gaspı… Bütün bunlar belki de o görkemli kontrolün, en önemli güçlü evrelerine sızdığımızı gösteriyor olabilir.

Bu nedenle virüse karşı boğuşmayı, kapitalizmin ilk kent alanına şahit olan 19. yüzyıldaki cüzzam, verem vb. salgın hastalıklarla birlikte okumalıyız. Ya da 20. yüzyılın başında İspanya’daki korkunç gribi hatırlamalıyız. Karantinaya alınan bugünün salgınının etkinliği, onlara pek benziyor. Lakin burada şerh düşmekte fayda var. Aralarında benzerlik olsa da, basit, çok spekülatif bir şekilde geleceği ütopik olarak tasavvur etmek meselesinden bizi koparıyor.

Distopyanın ortasında olduğumuz artık aşikar. Veya Foucault’dan çıkışla toplumu; hapishane olarak disiplin teknolojilerinin (bağlayıcı ve üretken) uygulanması içinde ele alındığı da aşikar. Ama bu yeni şey, kapatılma sistemlerinin ve onları destekleyen yasal ve cezai uygulamaların pek dışında, kapitalizmi de zorlayan bir durum.

Küresel boyutta bir salgın ve karşı karşıya olduğumuz bir kriz var. Buna dair “tedbir” adı altında uygulanan, sokağa çıkma yasakları, tümden toplumu kapsayan karantina söz konusu. Bütün bunlar aynı zamanda “denetim” altında olduğumuzun da göstergeleri değil mi? Pandemiyi sadece bir hastalık olarak tanımlama doğru mu? Bu durum kapitalizmin hangi yönünü açığa çıkarıyor?

En güncel yönetim biçimlerine özgün bir uygulamanın, belirli bir alandaki nüfusların yönetiminin orijinal bir kaydı olan dikkatli bir denetimin içindeyiz diyebiliriz. Aynı zamanda sosyal alanda değil, hayatın matrisine dair salgın vb. hastalık üretimlerinin ya da spekülatif pazarın tasarlanmasına dair denetimsel bir etkinlikte de kendini görünür kılıyor.

Salgın ya da pandemi sadece bir hastalık değildir. Pazarı ve toplumsalı da yönetme biçimidir. Bu yaklaşım, açıkçası iki tamamlayıcı gücün etrafında sanki uygulanmaktadır. Birincisi; şuan ki ‘çağdaş’ toplumlarımızın doğasını yıkan (kontrol toplumları olarak), bu yıkımı açıklığa kavuşturan bir durum var karşımızda.

İkincisi; inanılmaz öznelleştirme süreçleriyle iki farklı siyaseti karşı karşıya koyan (kapitalizm ve başkaldırı) ve başka türlü bir durumla ilerleyen, despotik ve otokratik kapitalizmi ele veriyor. Sanırım distopik yönü tam da burada ortaya çıkıyor.

Salgınla birlikte alınan tedbirleri sadece “önleyici tedbirler” olarak mı ele almalıyız? Aynı zamanda bahsettiğiniz “toplumu kontrol etme araçları” devreye konuldu demek mümkün mü?

Teknoloji ve iletişim sektöründe meydana gelen ve gündelik hayatın bütün kabinlerine uygulanan etkinlik, sadece toplumu kontrol etmiyor. Örneğin teknolojik gelişme, salgın hastalığı bile kendi ağları üzerinden görünür kılarak, onu bir denetim aracına dönüştürüyor. Çin’de kent sakinlerine evde kalmalarını salık veren devriye gezen insansız hava araçları; karantina alanlarının ziyaret edilmemesi, GPS’den coğrafi konum belirleyen teknikler; enfeksiyon riskini ölçmek için verilen kodlar; sosyal medya ağlarının bilgi kontrolü gibi bütün müdahaleler, salgının yayılmasına yönelik olduğu gibi, Koronavirüsün yarattığı yönetim karşıtı kalkışmaya da erkenden müdahale etme şansı vermektedir.

Yani salgın hastalık politik bir durum olarak, yönetim alanının düzenleme sahası haline geliyor. Zaten çoktan, fabrika üzerine kurulu bir kapitalist üretimden, toplumun fabrikalaştırılmasına dair bir hayata geçişi gözlemlemiştik.

Bu durum aynı şekilde, sağlığın dağıtımındaki adaletsiz büyük farkları, en fakir nüfus için yetersiz sağlık kapsamını veya nüfus planına göre salgının çok değişken şekilde denetim altına alınması durumuyla da açıklanabilir.

Yoksulluğun salgınla buluştuğu nokta, hastanelerde ölümle cebelleşen imkansızlığın anlatımı gibi. Yani 3.5 milyar insanın evinde en sıradan hijyen alanı olan banyo, tuvalet yok. Göçmen kamplarında sürekli virüsle uğraşanlara, yoksullara bu virüs daha hızlı etki etmektedir.

Bu salgını iktidar ve savaş biçimleri açısından ele alırsak… Öte taraftan distopik dediniz ve iktidar çerçevesinden ele aldınız. Ama aynı zamanda toplumun buna karşı tepkisi olmayacak mı?

Artık iktidar, savaş tekniklerini büyük ve de makro düzeyde uygulamıyor. Bütün hayatı kapsayacak ve kontrole çevirecek küçük, mikro düzeylerde uygulamaktadır. Salgın, bütün hayatımızı birden tersine çevirecek, bir mikro mücadelenin içine sürüklüyor bizi. Bu şey kanser hastası olan bedenin görkemli mücadelesine benziyor. Ama bunda yenilgi ve yas da var. En trajik durum ise panikle yoğunlaşarak, korkunun içinde kaybolan yitirdiklerimize yönelik yasın tutulamaması.

İtalya Napoli’de ölen ablasının ve virüsü kapan kendisinin videosunu sosyal medya da yayınlayan kişi bize, korkunç vurdumduymaz, vicdanı yaralayan savaş sahnelerindeki ürkütücü havayı verirken, hepimizi bir panik kaplıyor.

İşte ben kitapta tam da bunlara yakın bir şekilde öldürmekten ya da yaşatmadan çok, seçmeye yönelik zorunluluğun sınandığı hastanelerdeki durumu göz önüne alan bir toplumun içine nasıl girdiğimizi söylemek istedim.

Keza bu şey istisna hali değil. Bu konuda Nancy, Agamben karşısında haklıydı. Elbette Agamben bütün özgürlüklerin kısıtlanmasını sağlayan durumu inatla “haklı” olarak işaret ediyordu. Yani despotik yeni bir toplumsallığa geçiyor olabiliriz.

Aynı şekilde Agamben unutuyor. AİDS vb. hastalıklarla mücadele geleneği var. Bu geleneğin hızlı bir şekilde kendini sahaya yöneltmesi söz konusu. Ayrıca market raflarını boşaltan korkunun girdabındaki bireyci egoist paniklerin aksine, bugün ayaklanma alanları gösterdi ki böylesine korkunç kriz dönemlerinde; komşuluk, dayanışma ve kolektif kendi kendini örgütleyerek (en basitinden evde mesela maske yapmak ya da toplumsal mesafeleşmeyi konumlamak gerekliliği) -yaşam kurtarmıyor- sadece alternatif yaratıyor.

Ama işte bu şey için, genelleşmiş bir istisna durumu içinde artık “kapitalizmin yönetimselliğinin değişken yasası olan bir denetimden” konuşmakta fayda var. İstisna halinden denetim toplumuna geçişimizi göstermekte olan bu şey, hem biyopolitik üretimi hem de kapitalizmin genetik bilim söylemini pratikleştirmektedir.

Yani durum bireyin gözetiminden, bütün bir toplumun gözetimine ve hapsine kayan teknikleri sunuyor karşımıza. Toplum dört duvar arasına hapsedilmekten çok, salgın ve panikle başlayan genelleşmiş bir olağanüstü halle denetlenecek kontrole tabi tutulmaktadır.

Panikle yönetilen bir toplum mühendisliği, hesapla grafikle yapılan nüfus sayımı (kimin öleceğini ve yaşayacağına karar veren vicdan aralığı) ve karantina. Bunlara büyük kapatılma diyebilir miyiz?

Hayır, bu küresel salgın politik bir durum olarak, kapitalist yönetim alanının düzenleme sahası haline geliyor. Ondan salgın hastalık klasik olarak sadece zayıf, iyi beslenmeyen ‘fakir ve yoksul’ toplulukların meselesi olmakla birlikte yine de sadece bu değildir.

Salgın hastalık bir toplumu kontrol etmek için, küresel kapitalizmin en nihai yaptırımlarından biridir. Keza doğaya yönelik müdahale aynı zamanda sadece sosyal alanda değil, sağlık alanında oluşacak riskleri çoktan çoğaltmıştı.

Sağlığın gaspı, özelleştirme gösteriyor ki doğayı ve insan doğasını tahrip eden kapitalizm, bu salgına hiç hazır değilmiş. Daha öncesinde birçok kişi tarafından önerilen denetime dair yansımanın, kararlılıkla çağdaş yönetimseli işaret ettiği pek açık. Ve bunu daha kesin bir şekilde tanımlamak için kullanırsak, sağlık, soylulaştırma projeleri, salgın hastalıklar, ekolojik yıkım ya da emeğin, üretimin yerinden edilmesi, kontrol toplumunun herhangi başka yeni güç sistemlerinin eklemleri ya da referansları gibi okumak da mümkündür.

Konuyla ilgili Slavoj Zizek’in açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaşanan yönetimsel krizin, komünizmi doğuracağı söylemi ile dikkat çektiği neydi?

Özellikle politik olarak Zizek’in dediğini dikkate alsam da, belirli kritiklerim olan yazının aşırı yorum üzerinden ilerleyen iyimserliğini de küçümsemiyorum.

Keza onun komünizmden kastı -benimde arzuladığım- bu sistemden kurtulmanın artık yolunu bulmanın o aralığında olduğumuzdur. İndependent’ta, “Coronavirüs bizi seçim yapmaya zorluyor: Ya küresel komünizm ya orman kanunları” adıyla ele aldığı yazısında Zizek sakin şekilde, “Bu panik havası içinde kıyamet filmlerinden fışkıran bu salgının kapitalist iktidarın aymazlığını, düzenbazlığını nasıl bariz bir şekilde gösterdiğine şahit oluyoruz” demekteydi.

Komünizmden kastı, benimde üzerinde sürekli durduğum yaşanabilir ya da duyumsanan bu dünyanın sınırlarına eriştiğimizin işaretidir. Yani, ya bu sistem tamamen değişecek -ki buna fırsatlar çıkıyor- (savaş, göçmenlik krizi, işsizlik ve başkaldırılar) ya da tamamen kapitalizm bir yeni örgütlenmeye gitmek için, bunu bir kontrol mekanizmasına evirecek.

Zizek bundan dolayı haklıydı. Bu virüs “önce vatan, önce ben, önce piyasa diyen” bütün o faşist ve kurumsal okumaları tahrip ediyor. Sınırları ve ulus-devleti tanımıyor. Jandarma karakollarını, polis şeflerini ya da başbakanları dikkate almıyor. Müthiş bir kaosun ortasında inanılmaz bir salgın ve olması gereken mücadele var şuan. Ben yukarıda kitabımın önemli bir bölümünde işlediğim bir şeyi söylemek istiyorum. Evet komünizmi, yeni bir yaşam alanını arzuluyoruz. Ama kapitalizm yeni bir kontrol mekanizmasını, bu biyopolitik aralıkta yeniden kurguluyor.

Ne kadar başarılı olur ya da Zizek’in dedikleri olur mu bilemiyoruz. Ama tamda 21. yüzyılın eşiğinde, şu ana kadar olan toplumsallığın belki de sonuna geldik. Keza doğa yok edildi, yaşam alanlarımız tahrip edildi. İşsizlik inanılmaz boyutta. Prekarite (geleceksizler), otomasyon, tüketim toplumu derken; savaş ve şiddetin sonuçları bütün coğrafyalara pandemi gibi sıçradı. Tam böyle zamanda, korkunç saldırganlığıyla bu salgın ortaya çıktı.

Salgının muhalif hareketler üzerinde bir etkisi ve de yeni muhalif biçimlerini ortaya çıkaracağını düşünüyor musunuz?

Sanırım bu salgın bütün toplumsal dinamikleri, hareketleri ve başkaldırı biçimlerini, yani kısaca herkesi etkileyecek. Mesela grevlerin yoğun olduğu, hala Sarı Yeleklilerin meydanlara indiği Fransa’da bir anda bütün toplumsal buluşmalar, politik gösteriler, ‘toplumsal mesafelenme’ kavramıyla hükümet tarafından yasaklandı. Buradaki yasak belkide ilk kez haklı olarak, virüsün yayılmasını engellemeye yönelik bir adımdı. Keza yayılan virüs değil, yayan insanın taşıyıcılığıdır.

Şu çok açık ki bu dönem, özellikle küresel salgının kapitalizmde gösterdiği çatlaklar ile belirleyici olacak. Doğaya, ekolojiye ve yaşama tutunan ZAD alanındaki kalkışmalar gibi ayaklanmaları ele verecek gibi. Sanırım şuan artık alternatif yaşam yaratma üzerine konumlanan bir politik durumla, dayanışma ağlarının herkesin hayatına dokunacak şekilde bir komşulukla yeniden kurulmasının ince aralığındayız.

Keza kapitalizmin bütün olanakları, kaynakları, insan hayatını, doğayı ve diğer canlıların hayatlarını hiçe saydığını bariz gösterdi. Şuan muhalif hareketler açısından, mahalledeki dayanışma ağlarından, küresel komşuluktan, başkaldıranların ortak kaderi olan bir gelecekten bahsetmekte fayda var.

Salgın hastalığın en kırılgan olan bedenlere yöneldiği bu dönemde, caddenin karşısındaki balkonda beliren bir komşu ile, sokakta muhabbete giren yandaki bir komşu ile ya da açık alanda karşılaşılan şarkılar düzen yukarıdaki bir komşu ile veya aşağıda diğer komşu ile kurulan ağ, ilişkisellik, bağlantı ve duygulanım, gelecekteki toplumsallığa dair mikro-devrimci duruşları ele veriyor.

Ondan büyük devrimci ideolojik ütopyalar değil ya da distopyalar hiç değil, ama şuanda oluşan ve gelecekteki halkı işaretleyen mikro-ütopyaların yaşam alanlarımıza her gün dokunduğu bir zamana girdik. Bütün muhalif hareketlerin, solun bu küresel salgın döneminden, pratik ve teorik çıkarımsaması gereken çok şey var. Bu yeni muhalefet, korkuya karşı paylaşımı ve dostlukları çoğaltan bir dinamizmi, umudu gösteriyor.

Bu salgınla birlikte bir çok insan “toplumsal korkunun” bir politika çerçevesinde bilinçli şekilde topluma enjekte edildiği dile getirildi. Toplumsal korkuyu yaratmanın temel nedeni nedir? Özellikle iktidarlar, toplumsal korkuya neden ihtiyaç duyar?

Yukarıda dediğim gibi iktidarlar korkuyu, paniği bilerek ya da bilmeyerek egemen medya üzerinden yayarlar. Burada çok bariz şekilde korku üzerinden bir despotik sistem tasarlanıyor. Elbette 3. Reich’ın geliyor olduğunu söylemeyeceğim. Zaten şuan olmakta olan bütün hükümetlerle bunun içindeyiz. Virüs sadece yaşlı insanları, sağlık sorunları olan, sağlıklı ve genç insanlar arasında sadece birkaç kurbanı olan insanları öldürdüğü söyleniyor.

Panik tam da burada korkularla oynanarak işe yarıyor. Yani sınıflandırma yaparak, işsizler, göçmenler, yaşlı insanlar ve zaten daha öncesinde kronik hastalığı olan insanlar, sokakta yaşayan insanlar, dezavantajlı insanlar ölecek deniliyor.

İşte denetim burada başlıyor. Korkuyu yoğunlaştırma, yönetme ve despotik bir sultaya olan ihtiyaca toplumun inandırılması.

Mesela ulus-devlet, sınırlarının kapatılıp içe kapanılması. Ya da faşizmin sıradan bir şeymiş gibi Çin’den çıkmasından kaynaklı, ırkçılığın bütün Asya halklarına yönelik linçe dönüştürülmesi. Avrupa’da çok kültürlülük fantezisi buraya kadarmış. İnsanlar Çin Lokantalarına artık eskisi gibi gitmiyorlar. Ölecek başkaları varsa, şuan ölmesi beklenenler ile bu sistemi depresyona sokanlar tasnif edilerek… Mesela yeni dönemin Nazilerinin toplumsal çekiciliği öneriliyor: Az karışmış “temiz” toplum, küresel olmayan ülke sınırları, ulusun kaderini belirleyecek siyaset önerileri vs.

Bütün bunlar bu korku üzerinden, ödenecek emekli maaşlarının kesilmesini sağlayacağı gibi, tıbbi maliyetlerde patlamalara (savaş stokları gibi), hizmet sektörünü daha güçlü kılmaya yönelik ya da sosyal hizmetlere yönelik kapitalist hırsı da örgütleyecektir.

Şuan konuşan hükümet yöneticilerine baktığınızda saf topluma dair stoku öneren ve daha genç bir ulusu kurmayı öneren, hijyeni öne çıkaran, insanların genel korkularıyla oynayan ve zayıf ülkelere karşı hayatta kalmak için göçün engellemesini arzulayan güçlü milliyetçilikleri de ateşleyebilir. Bir arkadaşım şunu diyordu, “artık hastalar, yaşlılar, ‘engelliler’ ve tabiki göçmenler bu yeni sağlıklı toplumda yer almayacaklar, belirli bir süredir yürürlükte olan yeni nazizme hoş geldiniz!”