Kapitalizmin maskesi düştü!

Eskiden düşün insanı ancak, vahşi sistemin maskelerini düşürebiliyor ve göstermeye çalışıyordu. Ve onlar çıplak bedenleriyle, bilmeleriyle, sezgi ve öngörüleriyle savaşın orta yerinde yapayalnızdılar. Sistemin yalanını haykırdıkları için asıldılar, kurşuna dizildiler, zindanlara kapatıldılar. Ama çoğunda yalnızlardı. Toplumun delileri, çılgınları, anarşistleri, cadıları, devrimcileriydiler. Kendi çağlarında anlaşılmadılar. Anlaşılmasınlar diye en kötü şekilde damgalandılar.

Ne kadar acı değil mi? Haklısın ama yalnızsın! Doğrusun ama yalanlar ile karalanıyorsun! Hakikati biliyorsun ama ispatlayamıyorsun! Çığlık atıyorsun ama sesini duyuramıyorsun! Bu anlamda düşün insanlarının yaşadığı trajedi hala anlaşılmış değil. Ve tam da burada kalbi insanlık deryası olan Sayın Abdullah Öcalan’ın “Yaşam, yaşanırken anlaşılmaz” sözü kulaklarımızda çınlıyor. Bilge insanların mirasını bu çağda yaşatmaya çalışan nadir bilge insanlardan biri olan Sayın Öcalan, insanlığın bugün yaşadığı trajediyi yıllardır haykırıyor. Vahşi kapitalizm karşısında veryansın ediyor. “Kapitalizm salgın bir hastalıktır” diyor. Ama sesi duyulmasın diye yüzlerce demir kapı arkasında esir tutuluyor.

Evet, bugün artık bilgelerin söylediği gerçekler saklanmayacak kadar aşikar. Bazı zamanlar maskeler düşsün diye yaşanır. Ve bu zamanlar hiçbir sistemin yenilmez olmadığını açığa çıkarır. Şimdi bu zamandayız. Ve “Tarih şimdidir”. Herşey o kadar çok manipülasyona uğratıldı ki, artık insanlar yalan ve gerçek arasında bir illüzyon yaşadı. Ama artık yaşamak dışında hiçbir şeyin değeri kalmadı. “Herkesin birbirine benzediği bir yerde hiç kimse yoktur” diyen Foucault çok haklı çıktı. Dünyada başını alıp giden salgın hastalık, en çok merkezi sistemin maskesini düşürdü. En çok bireyciğin krallığını ilan eden insanın maskesini düşürdü. Ne garip değil mi, kendi elinle yarattığın virüs senin bedenini de kemiriyor, senin maskeni de düşürüyor. Doğaya hoyratça saldıran insan, oksijensizlikten ölüyor. Ormanları baltalayan insan, koca metropollerde sokağın orta yerinde kıvranarak düşüyor, üstelik yaslanacağı odundan bir asa bile bulamıyor. Bireycilik budalası, güzel olan her şey benim olsun diyen insan, yapayalnız kıvranıp ölürken kimse onu gömmek için bile üstüne gitmiyor.

Arsız sistemin ve türevlerinin maskesi düştü diye durup “evet ben yanlışım” demesini beklemiyor kimse, elbette en vahşi ve dozajı artırarak kendilerini dayatacak ve ölümlü salgın günlerini bile fırsata çevirecekler. Türkiye ve ahlaksız yönetimi şimdi tam da bunu yapıyor. Türkiye Sağlık Bakanı çıkıp, “Son 24 saatte toplam 3.952 test yapıldı. 343 yeni tanı var. 7 hastamızı kaybettik. Biri Koah hastasıydı. Altısı ileri yaştaydı” diyebiliyor. Yani bu açıklama şu anlama geliyor: Ölenler zayıftı, ölmeyi hak ediyorlardı. Bu vahşi bir mantıktır. Yine günde 3. 952 test yaparak 50-60 yılda Türkiye’deki herkese test yapmış oluruz deyip herkesin aklıyla alay ediyor. Bu ahlaksızlıktır. Varsayalım Türkiye nüfusun yüzde 40 enfekte olsa testlerimiz 35 yıl sürer demiyor ama ona getiriyor. Ve bu insan sağlığı ile zerre alakası olmadığını gösteriyor.

Halk sağlığı ile alakası olmayan bu kişi sağlık bakanı sıfatıyla “Evde kal” diyor ama patronlara onları “Dışarı çıkar, çalıştır” diyen bir sistem çarkını döndürüyor. Evde kalsan işini, dışarı çıksan sağlığını kaybedersin, tercih senin diyen bir acımasızlıkla hala insan emeği sömürülüyor Türkiye’de. Kimse sokağa çıkmasın ama işe de gidin. Test kitlerimiz var ama, hasta olmayın. Ölümler ve enfekte vakaları var ama şeffaf bilgi istemeyin. Sokağa çıkma yasağı uygulamayacağız ama herkes kendi kendine OHAL uygulasın. Bunlar sadece çelişik açıklamalar değil, bu tam da sistem çarkları dönsün, ölen ölsün demenin adıdır. Pes doğrusu demeyin, ölü bedenlerimizin fosilini bile gübre diye bahçesinin çimlerine döker ay bile demez bunlar, o kadar vahşiler.

Herkesin ölümle cebelleştiği bu günlerde bile korkudan sarayından çıkamayan Türkiye’nin çete başının çıkardığı infaz değişiklik kanununa bakın, herşeyi anlarsınız. Cezaevlerini ölüm kamplarına dönüştürmenin hazırlıkları yapılıyor. Getirilen yasada cezaevinde hiçbir şeyden haberi olmayan masum çocuklar yok ama hırsızlar var. Siyasiler, akademisyenler, yazarlar yok ama tecavüzcüler var. Bırakın tutsakları bırakmayı, hala gece yarısı gazetecileri tutuklamak için ev baskınları yapılıyor. Her gün Şehba’ya atılan onlarca havan topunun maliyetiyle yüzlerce insanın sağlığına yatırım yapılabilir ama hala Kürt öldürme derdindeler. Kandil’e vurmak için uçak kaldırır, milyon dolarlar harcarlar ama ölümle pençeleşen sağlık personelleri tıbbi malzeme yokluğundan yakınır. Varın siz düşünün bu maskesi düşmüş kapitalist artıklarının vahşiliğini… Kürt halkının şehirlerini dezenfekte etmek ile uğraşan ve Kürt halkının iradesiyle kazanılan belediyelere kayyum atamak ile meşgul olanların akılsızlıklarıyla getirecekleri yeni acıyı tahmin bile edemiyoruz. Çıplak kralların ve maskesiz tanrıların çağında Kürt halkı olarak yine bir başımızayız…