Kayıp kemikler

Atacama, dünyanın en kurak sıcak çölünün adıdır. Şili’nin kuzeyinde, And Dağları’nın yağmur gölgesinde kalır. Doğu rüzgarları kuru olduğundan çok az yağış getirir.

Çok az, hiç demek değildir. Ve bazen, çok nadir de olsa, Atacama’nın çölüne de düşer yağmur damlaları. Çöllerin en kurağına su dokunuşunun mahsulü ise çiçeklenme olur. O zaman tepelerin önüne yatan çöl devasa bir pembe örtünün altına uzanır. İnanmazsınız oranın çöl olduğuna.

Çölde çiçek açar mı hiç?

Açar elbet. Kum tanelerinin altında yitik canlar yatıyorsa çöl çiçek de açar. Başka türlü nasıl göstersin kendini kayıplar? Kemiklerinin yerini nasıl göstersinler? Ki yıllardır, on yıllardır bu çölde evlatlarının cenazesini, cenazesinden geriye kalan bir parça kemik arayan analara seslenme biçimidir belki de çiçek olmak, çiçek açmak.

– Aramaya devam edecek misiniz?

– Ömrüm yettiği kadar. Bazı tereddütlerim olsa ve kendime yanıtlayamadığım sorular sorsam da. Onları topraktan çıkardıktan sonra torbalara koyup denize attıklarını söylüyorlar. Onları gerçekten de denize attılar mı? Bu sorunun yanıtını bulamıyorum. Ya bu yakınlarda bir yere atmışlarsa, dağların bir yerine? Yaşamımın bu aşamasında, 70 yaşındayım, bana söylenenlere inanmak zor geliyor. Bana, inanmamayı öğrettiler. Bazen kendimi aptal gibi hissediyorum. Çünkü hep soruyorum, soruyorum, soruyorum ama hiç kimse bana istediğim yanıtları vermiyor. Fakat umut insana güç veriyor. Mesela şimdi biri gelip dese ki şu dağın zirvesindedir, bu kadar yaşlı ve hasta olmama rağmen o zirveye çıkmanın bir yolunu bulurdum. Bazı insanlar kemiklerin peşine düşmemize anlam vermeyebilir. Ama ben bu kemikleri o kadar çok istiyorum ki. Ve ben yalnız değilim. Bir kemik getirdiklerinde doktora bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. Onu tam götürdüler, sadece bir parçasını istemiyorum. Onu bugün bulsaydım ve yarın ölmem gerekseydi mutlu ölürdüm. Ama ölmek istemiyorum. Onu bulmadan ölmek istemiyorum.

Bu sözler, Violeta Berrios’a ait.

Sosyalist Allende yönetimine 1973’te darbe yapan Pinochet diktatörlüğü boyunca ‘kaybettirilen’ 40 bin insandan biri olan evladının kemiklerini yıllarca çölde aradı. Rejim, muhalif görüp katlettiği binlerce insanın cenazelerini ya denize attı ya da çölde açtığı çukurlara gömdü. Cenazesi olmayan ölü sayılmazdı ya. Dolayısıyla devletin katilliği de ispatlanmamış oluyordu.

Bundan birkaç sene evvel, yaşamının son demlerinde itirafta bulunan bir cunta mensubunun anlatımları sonucu öğrenilmiş oldu faşist rejimin kendini katlettiklerinin cenazelerinden, dolayısıyla katliamlarının izlerinden nasıl bir yöntemle ‘kurtardığı’: Şili’nin kuzeyindeki sahil kenti Caldera’da, denize özel bir demiryolu döşenmiş. Cenazeler, çuvallara konulup vagonlara yüklenmiş, demiryolundan deniz kıyısına kadar taşınmış, oradan da denize atılmışlar. Çuvallar içinde. Biri sağdan, biri soldan tutmuş, 1-2-3 ve atmışlar denize güzel insanları, birer eşya gibi. Ağzı telle bağlanmış çuvallar içinde.

Bu yöntemin ardındaki aklı nasıl tanımlamalı? Düşünüyorum, düşünüyorum, uygun bir kelime bulamıyorum. Dilim yetmiyor.

Eduardo Galeano, Latin Amerika’yı soykırımdan geçiren Amerikan sömürgeciliğini tarif ederken ‘bu vahşet karşısında tanrıların bile dili tutulduğunu’ söylerken, bunu mu kastediyordu? Veyahut Paul Celan şiirinde “bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor/ Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan” mısralarıyla bunu mu demek istiyordu? Yani bizim yaşayacaklarımızı, bizim yaşadıklarımızı.

Şili’deki diktatörlük gibi çok sayıda faşist rejimler, vahşi yöntemlerle katlettikleri insanların cenazelerini hep ‘kaybettirdi’. Özellikle de 1970’lerden itibaren. Örneğin Arjantin veya Irak’ta. Ya da Türkiye’de.

O ülkelerdeki faşist rejimler birer birer yıkıldı. Sonları getirildi. Sorumlular iyi-kötü yargılandı, cezalandırıldı.

Türkiye’de değil. Burada faşizm katlanarak varlığını sürdürdü ve günümüzdeki halini aldı.

Nasıl bir hal mi?

Savaşta katlettiklerini mezarlarından çıkarıp kaçıracak ve ait oldukları topraklardan yüzlerce kilometre uzakta, gizlice bir kaldırımın altına toplu olarak gömecek kadar. 261 cenazeyi.

Her birinin bir mezarı vardı. Mezar taşı var. Taşları kırdılar, mezarların üzerinden buldozerle geçtiler. Ailelerin, yakınların haberi olmadan cenazeleri topraktan çıkarıp çaldılar, gasp ettiler, kaçırdılar. Garzan’dan ta İstanbul’a.

Aileler kaç yıldır evlatlarının kemiklerini geri alabilmek için her türlü mücadele verdiler, veriyorlar. Onlara hep yalan söylediler, yalanlarla oyalamaya çalıştılar. Yani acılarını çoğalttılar, her seferinde daha fazla zulmettiler.

Orada bir akıl var. Tek düşündüğü şey “Bu Kürtlere nasıl daha fazla acı verebilir, daha çok zulmedebiliriz?”

Bu akıl bu şekliyle ne Şili ne de Arjantin’de vardı. Onlar bir kere katlettiler. Sonra cenazeleri ‘kaybettirdiler’.

Onların dirilere yaptığını TC ölülere yapıyor.

Bu nasıl bir aklın ürünüdür?

Böyle bir aklı ancak soykırımcı rejimler geliştirebilir.

Hala AKP-MHP faşist rejiminin soykırımcı olduğundan şüphe edenler var mı?