Kemal Pir adında bir efsane geçti bu topraklardan! – Metin ASLAN

Kemal Pir adında bir efsane gelip geçti bu topraklardan. Kelimenin gerçek anlamında efsane bir kişilik olmasına rağmen halklarımızın ve dünya halklarının onu hala tanımıyor olması veya çok az tanıyor olması bana göre gerçek bir trajedidir. Zira efsaneleri hemen herkes şu veya bu kadar duymuştur, bilir, tanır. Daha çok duyarak tanır. Efsaneler çekip gitmiştir. Geriye dönüp bakmazlar. Gittikleri yer gidip gelinebilecek yer değildir. Onlar sadece gider. Geri gelmezler. Ama yaptıklarıyla, arkalarında bıraktıklarıyla zaten en değme ‘benim’ diyen yaşayan bir ölümlüden daha canlıdırlar. Yaşam onlar için bitmemiştir, başka biçimde devam etmektedir.

Onlar dilden dile gezerek insanların düş dünyasına dalar. Kurulan ya da kurulacak olan hayallerin mayası olmaya ondan sonra başlar. Ütopyasızlar ondan sonra ütopyasız yaşanamayacağını anlamaya başlar. Yolunu yitirmiş olan ruhunun huzur bulacağı, vicdanının rahata ereceği bir yol arayanlar ondan sonra bir çıkış yolu bulur ya da bulduğunu düşünmeye başlar.

Bu nedenle efsaneleri bilmek herkesin hakkı. Bilme, öğrenme hakkını kimsenin elinden alamazsınız. Ama efsaneleri tanıkları dışında kimse bize anlatamaz, ulaştıramaz. Efsaneler konuşmaz. Yaptıkları onları anlatır. Yaptıklarını yakın, canlı tanıklardan başkaları bilemez. Tanıklar gerçeğe ihanet etmeden bunu yaparsa efsane efsane olur. Yapmazsa efsaneler de ölür.

Eğer efsane bir kişilik dilden dile kulaktan kulağa yeterince yayılmamışsa, yani yeterince tanınır, bilinir hale gelmemişse bilin ki, bu efsane kişilikleri tanıyanlar günahkardır. Bilin ki, Onu yeterince anlatmamış, dilden dile, kulaktan kulağa yaymamış veya bunu yapma basireti göstermemiş vefasızlardır! Ve bilin ki bir o kadar da insanlığın bu ortak mirası karşısında sorumsuz ve duyarsız kalmışlardır. Çünkü kırk bin kere efsane denilebilecek kadar görkemli bir kişilik orada yatarken hala insanlık tarafından yeterince duyulmamış ise bunun tek sorumlusu onlardır.

Efsaneler sınırları, engelleri, çarpıtmaları canlı tanıkların vicdani sorumlulukları üzerinden yıkarak aşar. Ve ille de kendisine insanlığın kolektif hikayesinde özel bir yer açar. Efsanenin kendisi bunu yapmaz. Bunu efsaneye tanıklık edenler yapar. Eğer yapmamışlarsa suçlusu, sorumlusu onlardır. Zira -eğer ortada yaşayan bir efsane yoksa- efsane kişiliğin mezarından kalkıp bunu yapması mümkün değildir. O zaten yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla ve yaşattıklarıyla efsane olmuştur. Bunları anlatmak da ona düşmez. Eğer efsane bir kişilikten bahsediyorsanız, onun her şeyden önce ve en başta onun mütevazi olduğundan söz ediyorsunuz demektir. Bu görev geride kalanlara, hatıratların büyük anlamı olduğunu bilecek kadar akil, efsane kişiliklerin kadrini, kıymetini bilecek kadar vefalı tanıklara düşer. Onlar görevlerini yapmazsa efsane de olsa böylesi büyük kişilikler unutulur gider.

Bir efsanevi insan vardı, bu dünyadan geldi geçti ama kimse duymadı, bilmedi demek size de çok tuhaf gelmiyor mu?

Diyeceksiniz ki ‘insanlık tarihinde nice isimsiz efsanevi kişilikler gelip geçti. Her efsane zaten bilinemeyebilir, duyulmamış olabilir’ Ama biz milattan önceki bir çağda yaşamıyoruz. Belki en eski çağlarda doğal toplum içinde kadının damgasını vurduğu toplumun içinden çıkan, ama onun üstünde yer almak isteyen güce ve etkiye aç erkeklerin hile ve saldırılarına karşı çok görkemli direnişler sergileyen ve bu kavga içinde efsanevi, destansı kahramanlıklar gösteren kadınlar ve onların isimleri, hayat hikayeleri hakkında hiçbir şey bilmeyebiliriz. Ta yazının bile henüz icat edilmediği bir çağda ortaya çıkan efsane kadın direnişçiler, erkeklerin çağı başladıktan sonra -hele de yazı icat edildikten sonra- iktidara oturan erkeğin onları oldukları gibi tarihe mal etmesini kim umabilir ki? Hele de direnen efsane kadınları… Ama unutturabilmek için çok didindiğinden kim kuşku duyabilir!

Biz atomu da geçtik, sibernetik çağda yaşıyoruz. Gördüğümüzü, tanıklık ettiğimiz her şeyi anında bütün insanlığa ulaştırabilecek, mal edebilecek bir demdeyiz. Her gün, hatta her an insanların en kıytırıktan, içeriksiz, abuk sabuk, ipe sapa gelmez anlarını birkaç saniye içinde bütün dünyaya yaydığının binlerce örneğini görüyoruz, izliyoruz. İnsanın bazen aklına geliyor, hakikaten biz niye hikayelerimizi bu çağın araçlarıyla insanlığa ulaştırmıyoruz diye kendi kendime soruyorum. Ama genel ilgi ve merakın yöneldiği paylaşımlara bakınca, ‘burası çok sıradan hatta bayağı ve kirli, bizim efsanelerimizin yeri burası olamaz’ demekten de kendimi alamıyorum. Kemal Pir’i ve ona dair hatıratlarımızı herkesin ağzına geleni hiçbir edep ölçüsü tanımadan söyleyebildiği bir sanal ortamda hayal etmek bile tüylerimin diken diken olmasına yetiyor. Eğer varsa tarih, toplum, kültür ve insanlığın dünü ve bugünü ile ilgili ciddi siteler üzerinden biz de kendi hikayelerimizi paylaşabiliriz. Yanlış mı düşünüyorum? Yanlış da düşünüyor olabilirim. Sadece ‘neden olmasın ki’ diye aklımdan geçiriyorum. Hatta bu konuda geç kaldığımızı, -biraz da değil- çok geç kaldığımızı düşünüyorum. Bunu yapmaz ya da başaramazsak Kemal Pir’i yerel bir efsane olmaktan kurtaramayacağımız. Bizim bugüne kadar ki Kemal Pir güzellemelerimiz onu ancak yerel bir efsane yapmaya yetecek kadar etkili oldu. Bu Kemal Pir hakikatinin çok gerisinde bir durum. O, en az Che Guevara kadar evrenselleştirilmeyi hak eden bir devrimci militan ve önderdi. İnsanlığın ortak hikayesi içinde kendisine özel bir sayfa açılmasını hak edecek kadar insanlığa hizmet etti. Biz, insanlık ona borçluyuz.

Efsaneleri efsane yapan insanlığın ortak kötüsü karşısında ortak iyisini temsil edebilecek kadar yürekli, yetkin, yetenekli ve yaratıcı olması, ortak kötüye karşı görkemli bir direniş göstermesi, direnişe öncülük etmesi değil midir? Yine efsaneleri efsane yapan her insan ve topluluğunun özünde bulunan ve asla eskimeyen, aşınmayan özgürlük, adalet, mutluluk hayalini hayatı pahasına gerçekleştirme kavgasına önderlik etmesi değil midir?

Şimdi kim kalkıp bize diktatör Fulgencio Batista’nın Türkiye’nin silsile içinde yetiştirdiği ve devletin başa oturttuğu diktatörlerden daha kötü olduğunu söyleyebilir? Türkiye’nin dünden bugüne hiçbir devlet başkanı veya başbakanı Küba diktatörü Batista’dan daha az insanlık değerlerini ayaklar altına almadı. Bunların her biri yek diğerinden işkence, gözaltında insan kaybetme, yargısız infaz, insanların evlerini-barklarını, yerleşim yerlerini yakıp yıkma, halkı zorla göçertme, toplu katliam, soykırım, asimilasyon gibi insanlık suçlarında Batista’yı kırk kere ceplerinden çıkartacak kadar gaddardılar. Bu durum bugün için de geçerli. R. T. Erdoğan’ın Batista’dan daha beter olduğundan kaç kişinin kuşkusu var? Daha dün Rojava’yı işgal girişimi karşısında dünyanın dört bucağında bütün insanlık ayağa kalkıp ‘Diktatör Erdoğan’ diye haykırmadı mı? Biz şahsen Batista için dünya çapında bir gösteri yapıldığına hiç tanıklık etmedik.

Kemal Pir ile Che’nin yaşamları, kavgaları, düşleri, idealleri kadar ortaya koydukları ve feda ettikleri yaşam arasında mikroskopla arasanız zerre kadar bir fark bulamazsınız. Örneğin Che Kübalı değildir, ama Küba devrimine öncülük yapar. Kemal Kürt değildir, ama Kürdistan devrimine öncülük eder. Bir başka tıpa tıplık da devrimcilikten ne anladıkları ve nasıl yaptıklarına dairdir. Her ikisinin de yetkili değil etkili devrimciler olmaları neredeyse bir tek örnek gibidir. Che gibi Kemal de mevki, makamdan uzak duran, öncülük rolünü sadece kendi varlığıyla ya da bireysel birikim ve yeteneği ile sürdüren bir devrimcidir.

Belki ikisi arasında birkaç küçük farklılık da bulabilirsiniz. O da Kemal Pir’in Che’ye kıyasla çok ağır akıl almaz işkenceler gördüğü, acıyı en derinlemesine yaşadığı ve seri pahasına sırlarını vermediğidir. Ve yine devrimci macera bakımından da Kemal’in daha görkemli geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Mesela kaç devrimci kapatıldığı zindandan iki kere özgürlüğe firar etmiştir? Mesela diyorum..! Ve sayfalarca sürecek örnekleri, Che’nin hatırına burada sıralamak istemiyorum.