‘Kerkük Zindanı’ ve petrol

Önceleri Cem Karaca’nın sesinden dinlediğimiz; ölümünden sonra ise Kıraç’ın bir kez daha düzenleyerek yeniden „hit“ yaptığı „Kerkük Zindanı“ şarkısını her dinlediğimde yüreğim sızlar; böyle bir şarkı yapabilmek için muhakkak büyük haksızlıklara uğramış, büyük zalimlikler yaşamış olmak gerekir.

Kerküğün zindanına attıklar beni

Mazlumlar sürüsüne kattılar beni.

Bir yanım dağladılar ateşle annem

Ne suçum ne günahım yaktılar beni.

Kerkük’e hiç gitmedim, nasıl bir yerdir bilmem; ama o şehirde çok acılar yaşandığı kesin. Anlaşılan petrol de bölgenin acılarını dindirememiş, hatta tam tersine insanlar daha çok acı çeker hale gelmişler. Irak’ta iktidarı ele geçiren herkes ilk olarak petrol bölgelerinin kontrolünü ele geçirmeye çalışmış.  

Günlerdir Kerkük’ü konuşuyoruz; Kerkük neden mi önemli? Bunun cevabı çok basit! Irak siyasal coğrafyası kanıtlanmış petrol rezervleri bakımından dünyanın beşinci büyük ülkesi ve Irak petrollerinin yüzde 40’ı Kerkük ve çevresinden çıkarılıyor. Buradan bakınca kolaylıkla; „Kerkük’e hakim olan Irak petrollerinin neredeyse yarısına sahip olur!“ diyebiliriz. 

Üretimden çok yeraltı zengilikleri ve rant ekonomisi üzerinden kendini finanse eden rejimler, iktidarlarını güvenceye almak için ilk aşamada öncelikle yeraltı zengiliklerinin olduğu yerler ve yüksek rant üreten bölgeleri kontrol altına almaya, ikinci aşamada ise buraların kontrolünü kendilerine bağlı kesimlere devretmeye çalışırlar.

Bunun için her türlü kirli karanlık elle işbirliği yapılır; buna rağmen olumuyorsa bizzat devlet devreye girer ve bölgenin; sosyo ekonomik dengelerini zor kullanarak değiştirir. Çoğu zaman bazı bölgelerin yeraltı kaynaklarının zenginliği o bölgenin halklarına mutluluk getirmez; tam tersine başkalarının cüzdanını dolduran petrol bölge halklarına zalimlik, sürgün ve acı olarak geri döner.

Kerkük de böyle bir yer işte! Kerkük yıllarca Saddam rejimi tarafından etnik ve inançsal temizliğin yapıldığı, sadece; Kürt, Türkmen veya Şii olduğu için insanların zindanlara doldurulduğu, yerinden yurdundan edildiği, kovulduğu bir şehirdi. 

Son otuz yılda başta Irak olmak üzere bütün Ortadoğu’da çok kötü şeyler oldu; ama bu kötülüklerden belki; birlikte, barış içinde, ortak demokratik değerleri esas alan, paylaşımcı bir demokrasi çıkarılabilinirdi. 

Niye olmasındı ki; Kürdünden Türkmenine herkes önce Saddam sonrasında IŞİD döneminde acıda ortak olmayı, bütün bu zalimliklerden kurtulabilmek için birlikte olmak gerektiğini yaşayarak öğrenmişti. 

Kerkük kim Kerkük’te yaşıyorsa onun olmalı; bu eskiden de böyleydi bundan sonra da böyle olmalı. Saddam sonrası insanlar yeniden evlerine dönmüş, demografik olarak şehir eski haline gelmişti. Yeniden Türkler, Kürtler, Şiiler komşu olmuştu; ama Türkiye ve İran’ın „Kerkük Kürt olmasın!“, „Kerkük’te Kürtler olmasın!“ ısrarı bölgeyi yeniden ateş çemberine attı. 

Kerkük’te bir referandum yapıldı ve referandum sonucunda orada yaşayan insanların yüzde sekseni Kürtlerle birlikte yaşama konusunda bir irade ortaya koydular. Referandumun doğru yapılıp yapılmadığını, oyların doğru sayılıp sayılmadığını, elde edilen sonucun gerçeği yansıtıp yansıtmadığını konuşabiliriz; ama oradaki iradeyi hiçe sayılamaz.

Zaten Irak anayasasının 140’ıncı maddesi Kerkük gibi statüsü henüz belli olmayan yerler için referandum öneriyordu. Şimdiye kadar statü için referandumun yapılmaması zaten anayasal bir ihlaldir. Bu durumda Irak ordusu Irak anayasasını ihlal etmiştir. Kerkük’de yaşayan; Kürtlerin, Türkmenlerin, Sünnilerin, Şiilerin iradesini hiçe saymıştır. 

Kerkük’te insanları referandum sandığına götüren başta Mesud Barzani olmak üzere, bütün güneyli partiler her etnik kökenden ve inançtan kendilerine inanan insanları yarı yolda bırakmış, yüzde seksen düzeyinde ortaya çıkan evet iradesine sahip çıkmamıştır. İnsanlar bir kez daha yüz üstü bırakılmış IŞİD’den kaçarken Heşdi Şabi’ye yakalanmıştır. Ama bu iş burada bitmedi, bitmez. Kimse karamsarlığa kapılmamalıdır, Ortadoğu’da demokrasi ve özgülük mücadelesi asıl şimdi başlıyor.