Kimin normali?

AKP iktidarı hızlandırılmış bir “normalleşme” sürecine girdi. Koronavirüsün yayılımı ve can kayıplarına ilişkin resmi verilerin gerçeği yansıttığına dair toplumda kimsenin inancı yokken, iktidar, yaz başında “bu işi bitirecek” gibi gözüküyor. Zaman zaman “fiziki mesafe”, “maskeli yaşam” gibi uyarılar yapsalar da niyetleri bu.

Aslında işin bu noktaya geleceği başından belliydi. Çünkü Erdoğan, virüsten enfekte olanların varlığının resmi olarak kabul edildiği Mart ayının başında “Çarklar dönecek” derken, hastalığa karşı alınacak önlemlerin bile patronların ihtiyaçları baz alınarak hayata geçirileceğini ilan etmişti. İktidar için öncelik, halkın canı değil, patronların karı, Saray’ın varlığıydı. Öyle de oldu. Hazırlanan “kurtarma paketi” ile halk sağlığına ayrılması gereken bütçelerin patronlara aktarılması bakımından değil, hafta sonları ilan edilen sokağa çıkma yasağı günlerinde bile patronlara özel izinler verilerek, zorunlu ve gerekli olmayan sektörlerde işçiler, işsizlik tehditleri ile çalışmaya zorlandı. İşçiler, emekçiler, çaresizlik içerisinde, Covid-19 salgınına yakalanmayı göze alarak işlerine devam etmek zorunda bırakıldı. Çünkü iktidarın önlemleri de, sokağa çıkma yasakları da sosyal mesafesi de kapitalizmin çarklarının dönmesine ayarlıydı.

Şimdi “normalleşme süreci” dedikleri şey de bu zemin üzeriden inşa edilirken, bu normalleşmenin ne anlama geldiğini 10 Nisan gününe ait bir fotoğraf karesi çok net gözler önüne serdi.

Diktatör Erdoğan’ın Sancaktepe’de sahra hastanesini ziyareti sırasında çekilen bu fotoğraf, normalleşmenin gerek Saray rejimi, gerekse de emekçiler için ne anlama geldiğini özetliyordu. Söz konusu karede, Erdoğan işçilerden metrelerce uzakta bir güvenlik şeridinin arkasında duruyordu. İşçiler ise hastalık riskine rağmen iç içe bekletiliyordu. Tıpkı şantiyede virüse karşı hiçbir önlem alınmadan çalıştırılmaları gibi, hayatları hiçe sayılıyordu. Faşist şeflik rejiminin salgın sürecinde de sonrasında da emekçiler için öngördüğü “normal” tam da bu fotoğraftaki gibidir. Bu “normal”de Saraylılar, salgına karşı her türlü önleme sahipken, emekçiler, açlık ile ölüm arasında tercihe zorlanır. Ve elbette bu zorunlu seçimin bedeli de işçiler için ağırdır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’ne göre, Nisan ayında en az 103 işçi, Koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdi.

Sırflar “çarklar dönsün” diye emekçileri kitlesel olarak yaşamsal tehlikenin içine atan bir iktidarın normali, elbette faşist saldırganlık ve kapitalist sömürüden başka bir şey olmaz.

Hem burjuvazi hem de işçi sınıfı bakımından “normale dönüş”, eskisi gibi olmayacak. Hastalığın dünyaya resmen duyurulduğu 2019 Aralık’ının öncesine ne de Türkiye’de hastalığın varlığının resmen kabul edildiği 2020 Mart öncesine dönmek mümkün.

Çünkü pandeminin etkisi ekonomik ve sosyal olarak devam edecek. İkincisi, kapitalist sistem zaten 2008’den bu yana yapısal krizin içinde. Dünya ekonomisinin yüzde 30-40 düzeyinde daralması bekleniyor. Sadece ABD’de daha şimdiden 20 milyonun üzerinde insan işsiz kaldı. Türkiye’ye ilişkin beklenti de farksız değil.

Salgınla birlikte kapitalizmin ipliği pazara çıktı. Bu düzenin ve burjuva devletlerin iflası, ezilenler, büyük işçi kitleleri için görünür oldu. Son 4 aydır yaşananlar, sosyalistlerin, devrimcilerin kapitalizme dair eleştirilerini, soyut bir durum olmaktan çıkardı. Kapitalizmin varlığı, sosyalistler ve komünistler dışında çok daha geniş çevreler tarafından sorgulanıyor. Burjuva ideologların kapitalizmin sonsuza kadar süreceğini ilan ederek sosyalizmin öldüğü propagandaları tarihin çöplüğünde çoktan yerini aldı. Sosyalizmin kapitalizmin alternatifi olduğu fikrinin daha güçlü haykırıldığı yeni bir döneme girildi.

2019 yılını Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya ayaklanma halinde geçiren ezilenlerin bağrında yeni isyanın tohumları var. Lübnan’da salgın nedeniyle ara verilen eylemlere halk yeniden başladı. Kapitalizmin salgınla birlikte aldığı bu onarılmaz yara, ezilenlerin saflarında sadece isyanı değil, yeni bir sınıf bilincini de mayalandırıyor.

Önümüzdeki dönemde sınıf çelişkileri ile halk ile burjuva devletler arasındaki çelişki keskinleşecek. Çünkü ezilenleri çok büyük bir sosyal ve ekonomik yıkım süreci bekliyor. Kapitalizmin bu yıkıma çare olacak ne niyeti ne de gücü var. Çünkü yıkımın müsebbibi kendisi. Burjuva ideologlar yıkımın sonucunun ezilenlerin ayaklanması olabileceğini görebildikleri için şimdiden “liberal dünya düzeni ilkelerini korumak”tan bahsediyorlar. Ancak bu da mümkün değil elbette. Sermayenin politik temsilcileri krizin yükünü halka yıkmak için daha sert önlemlere başvuracak. Bu sert önlemler Türkiye gibi faşist ülkelerde değil sadece, en “liberal” ülkelerde de sıradanlaşacak. Keskinleşen çelişkiler ayaklanmaları da beraberinde getirecek. Ufukta ayaklanma var. Ancak, bu yetmez. Bu ayaklanmaların yeni bir toplumsal düzenin inşasına dönüşmesi için devrim şart! Çünkü “Hem komünist bilincin kitlesel ölçekte oluşturulması için hem de davanın kendisinin başarısı için insanların kitlesel biçimde değişime uğraması zorunludur. Bu değişim, ancak pratik hareket içinde bir devrim ile gerçekleşebilir.”*

* Grundrisse’den (Marx) aktaran Arif Çelebi, Marksist Teori, sayı 42, sayfa 124.