Kin ve nefrete dair

“Daima hatırla, diğerleri senden nefret edebilir ama sen onlardan nefret etmediğin sürece onlar kazanamazlar. Nefret ettiğin zaman da kendini mahvedersin.” Dostoyevski

Bu ülkede oldum olası eksik olmayan ‘öteki’ye karşı zalimce algı ve tutum her geçen gün büyüyerek devam ediyor.

Uzmanlar kin ve nefretin kaynağında önyargı, ırkçılık, yabancıya karşı duyulan korku, ayrımcı, cinsiyetçi ve homofobi gibi etkenlerin olduğuna dikkat çekiyor.

Halepçe merkezli depremde yüzlerce kişi yaşamını yitirirken, sosyal medyada, “Hayır hazır deprem olmuşken bırakalım gebersinler” türünden paylaşımlar sayısız alkış toplayıp ‘beğeni’ alabiliyor. Yani nefret söylemi öyle birkaç kişinin kullandığı söylemin çok ötesinde yaygın bir hastalığa evrilmiş durumda. İşin acı veren diğer yanı da böyle ırkçı, kin kusan, nefreti makamındaki bu söylemlerin daha çok eğitimli kesimden geliyor olması.

Hemen her dönemde ırk, cinsiyet ve benzer içerikte nefret söylemlerin kaynağı böyle bir kültür ortamında yetiştiriliyor olmamız ve bunun sıradan bir davranış olarak algılanması. Aile ve eğitimin de bu hastalığa karşı kayıtsızlığı bir yana çoğu kez bu zehrin zerk edeni konumunda olması. Son süreçte gerek siyasette ve medyada bir hayli arttırıldı bu zehirin dozajı.

  Daha birkaç gün önce; Hrant Dink Vakfı’nın 4 ayda bir yayınladığı ‘Medyada Nefret Söylemi’ raporuna göre; Mayıs-Ağustos döneminde ulusal, etnik, cinsiyetçi ve dini grupları hedef alan 1,082 köşe yazısı ve haber tespit edilmiş. 62 yayında, birden fazla gruba yönelik farklı kategorilerde nefret söylemi üretildiği için bu yazılar ele aldıkları grup/kategori sayısınca incelenerek 1.910 yazı ele alınmış ve incelenen tüm yazılarda 48 farklı grup hakkında 2.466 adet nefret söylemi içeriği saptanmış.

Şimdi hemen tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki ilgili kurum ve kuruluşların da hemfikir oldukları gazetecinin görev ve sorumlulukları alanında konumuzla ilgili maddesine bakalım; “Madde: 10 -Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır.”

***

Hukukçulara göre nefret söylemi kavramı henüz iç hukukumuzda ayrıntılı bir şekilde tanınmış ve düzenlenmiş bir kavram olmamasına rağmen uluslararası alanda insan hakları koruma mekanizmaları tarafından sıklıkla dile getirilmekte ve ülkeler bu anlamda da eleştiriye tabi tutulabilmektedir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne göre ayrımcılık şöyle tanımlanmış: “Ayırma, dışlama, kısıtlama veya ırk, renk, cinsiyet, dil, din, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum, siyasi ve diğer görüşlere dayalı olarak gerçekleştirilen, bütün hak ve özgürlüklerin herkes tarafından tanınmasını ve kullanılmasını engelleyecek, sınırlandıracak ayrım.”

Bu tanımdaki kıstaslara baktığımızda gerçeklerden kaçmadan, beylik bahanelerin arkasına saklanmadan her birimizin kendince nasıl bir algı içinde olduğumuzu ve ne kadar ayrımcılık yapıp yapmadığımızı anlaması zor olmasa gerek.

Sosyal algı kendimizin ve diğer insanların davranışlarını nasıl algıladığımıza dair bir bilişsel süreçtir. Bu süreci göz ardı edersek kendimizi kandırmaktan öteye varamayız.Yani gerçeklerden kaçarak gerçekleri yok edemeyiz.

Yoksa George Orwell’in belirttiği gibi: "Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.”