Kızıl Elma’ya ulaşmak için farklı kavimlerin yok edilmesi

  •  İTC Türkçülüğünün düşünsel arka planı vardı ve ön hazırlığı eskilere dayanıyordu. Türkçülüğün teorize edilmesindeki aksaklıkların ve fundamental dayanak eksikliğinin giderilmesi konusunun önem arzettiği 1910 yılı sonrası, Türkçülerin yardımına Diyarbekirli iki Kürt koştu. Bunlardan biri olan Ali Emiri, ‘Divan-ı Lügat-it Türk’ önsözünde adeta pro-modern Türkçülüğün manifestosunu yazdı.

Dr. Sedat ULUGANA

Türklüğün kamusal bir söylem ile tarih sahnesine çıkması, batı merkezli tarih tezinin iddia ettiği gibi, yüzyıllar öncesine dayanan köklere sahip bir olgu değil, 120 küsur yıllık tepkisel bir vakıadır. Yine iddia edildiği, Eski Anadolu Türkçesi dışında başka bir dil bilmeyen 15. yüzyıl şairi Aşık Paşa’nın (paşalık unvanını Osmanlı’nın ezeli rakibi Karamanoğlu sarayından elde etmiştir) Farsça konuşan ve haliyle Osmanlı Sarayında kendilerine prestijli konumlar elde eden dönemin şair zevatını iğneleyen divanı, Türkçülüğün miladı sayılmaz, çadırdan saraya taşınan Osmanlı’yı “içinden çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmeyen civciv”e benzeten Türkmen Karamanoğlu aşiretinin Osmanlı cenahı ile yaşadığı tarihsel düşmanlığı dile getirir. Yine 16. yüzyıl Acem şairi Alî Şîr Nevai’nin Azeri Türkçesindeki ısrarı da pro-milliyetçilik ile açıklanamaz, Safevi sarayındaki Fars etkisinin Azerice konuşan ekabiri gölgelemesi ile ayyuka çıkan bir karşı çıkış bir itirazdır, lakin bu itiraz güçlü bir karşılık bulamamıştır. Olsa olsa Türkçe konuşan ediplerin İstanbul’a göçmesini sağlamıştır ve bu göçenlerin “Osmanlıca” diye bir dil yaratmasını mümkün kılmıştır.

Nitekim Osmanlıcanın kreatörü olan bu edipler, İstanbul Sarayına geçiş yaptıktan sonra “Türkçe” kaygısını bir kenara bıraktılar. 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar zevk u sefa içinde, padişah meclislerinin gözdeleri oldular. Söz konusu yüzyılın ortalarında, modernite kaygısı ile yetişmiş ve “Tanzimat” ile adaş olan edip kategorisi Türkçülüğü adeta görmezden gelerek Osmanlıcılık mefhumuna sarıldılar. Osmanlıcılık özet olarak imparatorluk sahasındaki muhtelif kavimlerin Osmanlı İmparatorluğu siyasi coğrafyasını “vatan” olarak görmesini sağlamayı amaçlıyordu. Lakin Cevdet Paşa’nın da dediği gibi, vatan denilince Anadolu köylüsü sadece doğup yaşadığı köyü anlıyordu. Tanzimat kuşağı her ne kadar Osmanlıcılık fikriyatını genele yayma konusunda başarılı olamasa da, özellikle şehirli ve mürekkep erbabı Müslüman unsurun milliyetçi bir yordam ile Osmanlı mefhumuna sarılmasını sağladı. Lakin bu milliyetçi yordamın Türkçülüğe evirilmesi için yaklaşık yarım asır daha beklemek gerekiyordu.

  •  Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları”nda Türkçülüğü “Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir” diye tarif ediyordu. Ona göre Türkçülüğün ‘yakın’ ve ‘uzak’ olmak üzere iki hedefi vardı. Yakını ‘Oğuz ya da Türkmen Birliği’; uzağı ise ‘Turan’dı. Öyle ki Türk milliyetçiliğinin politik arenada örgütlenmeye başlaması, kısa bir süre sonra yükselmekte olan Kürt ve Ermeni toplumlarına dönük tedrici nefret söylemini kurumsallaştırdı.

‘Üç Tarz-ı Siyaset’ ve Türkçülük

Yusuf Akçura’nın 1904 tarihinde, Rus İmparatorluğu himayesindeki Kırım’dan Mısır’daki “Türk” gazetesine göndererek yayınlattırdığı ”Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesi, Türkçülüğü öncü bir ilke olarak teorize etmesi bakımından önemlidir. Bir kısım Batılı yazarlar, ”Komünist Manifesto Marksizm için ne ise, Üç Tarz-ı Siyaset de Türkçüler için aynı şeydir” görüşünü dile getirseler de, söz konusu makale dönemin Osmanlı entelijansı tarafından sorunlu bulunmuştu. Ayrıca afaki bir terim olan Türklüğün Arapça tercümesi olan “Etrak” tanımın olumsuz manada kullanılması, Osmanlıcılık söylemini üst kimlik olarak gören elit camianın Türklük mefhumunu benimsemesini mühim derecede zorlaştırıyordu.

Lakin 20. yüzyılın başlarında Selanik’te teşkil edilen İttihad-ı Osmani Cemiyeti (daha sonra İttihad ve Terakki Cemiyeti adını alacaktır) genç kurucuları, nicedir Avrupalıların bilhassa da Fransızların Osmanlı kimliğini tanımlamak için kullandıkları “turc” (Türk) terimini kendilerine isim (Jeune turcs / Jön Türkler) olarak seçmekten gurur duyduklarını belirtiyorlardı. “Türk kimdir kime denir?” sorusunun önem kazandığı bu günlerde, faaliyetlerini Rumeli’nin bütününe yayan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), hızlı bir şekilde Türkçü bir çerçeveye bürünüyordu. Nitekim bu günlerde İTC’nin ideolojik isimlerinden olan Ali Suavi “Türklüğün yüceliği”ni savunurken, Mehmet Emin Bey de (Yurdakul), Selanik’te yayınlanan “Asır” gazetesinde çıkan “Cenge Giderken” isimli şiirine ”Ben bir Türküm; dinim, cinsim uludur” cümlesi ile başlıyordu. Birkaç yıl sonra Şemseddin Sami, “Göktürk Yazıtları”nı kitap olarak yayınladı, ardından İTC kadroları olan Necip Asım (Türkçü Necip), Bursalı Tahir, Veled Çelebi, Fuat Raif gibi isimler yazarı oldukları İkdam gazetesini tamamen bir “milliyet hevesi” uyandırmak için kullanmaya başladılar. Özetle, İTC’nin örgütlendiği bu yıllarda, Türklüğe dönük çalışmalar, Osmanlı erki tarafından olumsuz manada kullanılan “Türk” terimini olumlamaya hatta normalize etmeye öncelik veriyorlardı ve Türklük aidiyetinin Osmanlıca konuşan Müslim unsur tarafından benimsenmesini amaçlıyorlardı.

İTC’nin İkinci Meşrutiyet’i ilanından sonra (1908), Rusya sahasındaki Türkçülerin Osmanlı sahasına gelmesi ile birlikte İstanbul’da kurulan Türk Derneği, ”Türk diye anılan bütün Türk kavimlerinin geçmişteki ve şimdiki eserlerini, işlerini ve mahiyetlerini öğrenme ve öğretmeye çalışma” amacını güttüğünü beyan ederek eylemsel politik çalışmalara girişmeyeceğini beyan etti, bu beyan İTC’ye mensup kalemler arasında çatlak yaratınca, dernek feshedildi ve yerine Mehmed Emin Bey tarafından “Türk Yurdu” isimli cemiyet kuruldu. Hülasa, Marksist tarih anlayışının iddia ettiği gibi İTC’nin Türkçü siyasetinin miladını “1912 Balkan yenilgisi” oluşturmuyordu, ağır aksak yürüyen İTC Türkçülüğünün düşünsel arka planı vardı ve ön hazırlığı eskilere dayanıyordu.

‘Divan-ı Lügat-it Türk’ ve Ali Emiri

Türkçülüğün teorize edilmesindeki aksaklıkların ve fundamental dayanak eksikliğinin giderilmesi konusunun önem arzettiği bu günlerde, Türkçülerin yardımına Diyarbekirli iki Kürt koştu. Ali Emiri, bütün ömrünü elyazması eserlere vakfeden meczup bir karakter idi. İlginç bir şekilde İstanbul’daki sahaflar çarşısında “Divan-ı Lügat-it Türk” (telif tarihi 1071-1074) isimli en eski Türkçe sözlüğü keşfetmesi (eser aynı zamanda Kürt aidiyetinden bahseden en eski eserlerdendir) Türkçü camianın kaderini değiştirdi. İTC iktidarı triosu, Enver, Nazım ve Talat bizzat devreye girdiler, hatta iddiaya göre Talat Paşa defalarca Ali Emiri’nin elini öptü ve eser devlet matbaası tarafından birkaç cilt şeklinde yayınlandı. Ali Emiri’nin söz konusu esere dair yazdığı önsöz pro-modern Türkçülüğün adeta manifestosu niteliğindeydi:

“Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır. Yusuf’u, arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı.”

Kitabın keşfi, sadece Osmanlı entelijansiyanın değil, Fransız pozitivizminden ve pragmatist İngiliz siyaset ekolünden etkilen Jön Türk erkini yakın markaja alan Almanya akademisinin de ilgisini çekti.

İmparatorluk sahasında rakip İngiliz ve Fransız etkisinin kırılmasına çare olarak düşünülen Türkçülüğün gelişmesini Almanya ulusunun çıkarı olarak addeden Alman cenahı esere dair “bilimsel” çalışmalar yapmaya karar verdi. Nitekim Brestlav Üniversitesinin sözkonusu esere dair uzun bir süre çalıştı. Öyleki “Türkiyat” çalışmalarının bilimsel bir zemine oturtulması bazında Brestlav Üniversitesi’nin harcadığı bu mesai bir ilki teşkil eder. Elbette Alman cenahı sözkonusu eser üzerinden Türkçülüğün teorize edilmesi meselesine el atarken, ona “Volk” düşüncesi çerçevesinde romantik bir çehre kazandırtmayı da ihmal etmiyordu. Kuşkusuz ara hatlarında Durkhemci sosyolojinin de izini gördüğümüz bu yaklaşımı çabucak benimseyen İTC’nin merkez komite üyesi ve Diyarbekir vilayetindeki temsilcisi Diyarbekirli Mehmed Ziya’nın (Ziya Gökalp- kısa bir süre için Kürt camiası ile de meşgul olmuş, bu meşguliyetin yegane meyvesi de Xelîl Xeyalî’nin yazmış olduğu Kürtçe gramer kitabının kendisi tarafından imha edilmesi olmuştu) 1908 yılından sonra Türk Milliyetçileri arasına katılması ile Türkçülük bir sistem haline gelmiştir.

Gökalp ve ‘Turan’dan ‘Kızıl Elma’ya

18 yy. Türk toplumunun sosyal ve kültürel yapısı üzerine çalışan Gökalp, edinimlerini Genç Kalemler dergisinde, özellikle de ‘Turan’ şiiri ile dile getiriyordu. “Bilimsel bir Türkçülük” ortaya koymaya çalışan Gökalp, “Türkçülüğün Esasları”nda Türkçülüğü “Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir” diye tarif ediyordu. Ona göre Türkçülüğün “yakın” ve “uzak” olmak üzere iki hedefi vardı. Yakını “Oğuz ya da Türkmen Birliği”; uzağı ise “Turan”dı. Türkçülüğün ırkçı ve irredantist bir biçimi olan Turancılık, Orta Asya ve Yakındoğu’ya dayalı “Türk” teritoryalizmi çerçevesinde Türkçülüğün politik sahada örgütlenmesini hedefliyordu. Ve bu hedefe de “Kızıl Elma” deniliyordu. Öyle ki Türk milliyetçiliğinin politik arenada örgütlenmeye başlaması, kısa bir süre sonra yükselmekte olan Kürt ve Ermeni toplumlarına dönük tedrici nefret söylemini kurumsallaştırdı. Ve Osmanlı sahasında nefret söyleminin numuneleri hasıl olmaya başladı. Örneğin Abdülhamit döneminde İttihatçılıktan hüküm giyen Selanikli Hilmi, 1908 ‘de “Kalender” gazetesindeki yazısında ırkçı bir yordam ile Kürtleri açıkça tahkir ediyordu. Hilmi’ye göre “kültürsüz ve tarihsiz” olan Kürtlerin “Müslümanlığı” da sorunluydu. Kısa bir süre sonra İTC’nin “Kürt politikası”nın özünü oluşturacak olan bu sav, anti-Kurdoloji çalışmalarının da sistematik hale gelmesine önayak olmuştur.

İTC merkez komite üyeleri olan Doktor Nazım ve Bahattin Şakir, 1910’larda düzenledikleri raporlarda “Rumların servet ve sermayelerine el konularak sürülmeleri, “Turan’a varmak ve “Kızıl Elma’ya ulaşmak için” yerleşik Ermenilerin varlıkları ellerinden alınarak temizlenmeleri, homojen bir toplumun inşası gayesi ile Kızılbaşların Sünnileştirilmesi, Kürtlerin ise zamana yayılır şekilde Türk unsur içinde eritilmesi gerektiği”ni belirterek göçertme, soykırım ve asimilasyonu öngören yol haritasını yönetime açıkça tavsiye ediyorlardı.

Hristiyan varlığı yok edildi,

‘Kürtler Türkleşmeli’ydi

Dünya harbi esnasında aleni soykırım rejimine dönüşen “Türkçü” Jön Türk iktidarı, Müslüman unsur ile Hıristiyanlar arasındaki çelişkileri derinleştirmek için özel uygulamalara başvurdu. Kısa bir Süre sonra Ermeniler başta olmak üzere Anadolu ve Kürdistan’daki Hristiyan varlığı yok edildi. 1916 yılında yayınlanan “Menatık-ı Harbiyyeden Vürud Eden Mültecilerin Sevk ve İskan, İaşe ve İkdarlarını Mübeyyin Talimatname” isimli iskan talimatnamesinin “Kürtler” isimli kısmında, Talat Paşa, “Kürd mültecilerinin Urfa ve Deyr-Zor gibi güney bölgelere gönderilmelerinin kesinlikle “caiz” olmadığını ve bunlar “oralarda ya Arablaşmak veyahut milliyetlerini muhafaza etmek suretiyle yine faydasız ve zararlı bir unsur hâlinde kalacakları”nı belirtiyordu. Kürtlerin bir daha Kürdistan’a dönmelerine izin verilmemesini isteyen Talat Paşa’ya göre Kürtlerin “milliyetlerini” unutmaları ve devletin “ana unsuruna” dönüşmeleri için Türkleşmeleri şarttı.

Ermeni tehcirinin yeni yeni yapılmaya başlandığı günlerde, İTC’nin mühim isimlerinden Mustafa Abdülhalik Bey (Renda) gönderdiği telgrafta, tehcire tabi tutulması düşünülen vilayet genelindeki Ermeni nüfusu ayrı ayrı belirttikten sonra, boşalacak olan Ermeni yerleşim birimlerine “Türk” nüfusun yerleştirilebileceğini yazıyordu:

Sadece Muş’ta 180 Ermeni köyü boşaltılacaktır (…) Bu kazalara Ahlat ve Bitlis’te olduğu gibi Türk milliyetinden muhacirlerin (mültecilerin) yerleştirilmeleri elzemdir.

Vali’nin “İskan” önerisi, dönemin dahiliye nazırı tarafından bölgenin “harp mıntıkası” olmasından dolayı ertelendi. Lakin 1918’e gelindiğinde, yani savaş bitttiğinde, Kürtlerin boşalan Ermeni muhitlerine yerleşmemeleri için azami gayret gösterildi. Nitekim Jön Türk rejiminin küllerinden doğan Kemalist rejim 1920’lerden başlayarak, artık “mebus” olarak mecliste yer alan  Mustafa Abdülhalik Bey’in söz konusu önerisini Kürdistan’da harfiyen uyguladı, böylece İTC’nin başlatmış “Kızıl Elma’ya ulaşma planının tamama ermesine çalışıldı.

Sonuç olarak, İTC’nin kurumsallaştırmaya çalışıp Kemalizme havale ettiği Türkçülük, Kürdistan, Lazistan, Rumeli, Batı Ermenistan ve Anadolu sahasındaki Kürtler hariç diğer bütün Müslüman anasırları Türklük potası içinde eritmeyi, Gayr-ı Müslüm anasırı ise yok etmeyi başardı. Zamanla asimile edip Türklüğe katmayı hesapladığı Kürtlerin söz konusu hesaba uymaması ise günümüzde de Türk ırkçılığının ayakta kalmasını sağlayan bir neden olduğu gibi, Türklük mefhumunun tarihsel doğasının Türklük potasında eriyen kavimler tarafından sorgulanmasına da sebep oluyor. Ve “Türk devleti” sorgulamanın önüne geçmek için bazı önlemler almaktan geri durmuyor. Ezcümle “Türklüğü korumak” için icra edilen anayasanın 301. maddesi varlığını bu anlayışa borçludur.