KÖREBE

Bu hafta da giderek komediye dönüşen ABD elitleri arasındaki çekişmeyi özetlemeyi sürdüreceğim. Önce geçen hafta ortası, ABD’de, eski başkanlarından Nixon’ı istifaya götüren Watergate skandalını ortaya çıkaran gazeteci Bob Woodward’ın Korku: Beyaz Saray’da Trump isimli kitabından bazı bölümler (kitap henüz yayımlanmadan) Washington Post gazetesine sızdırıldı.

Kitapta, Trump’ın Suriye Devlet Başkanı Esad’a suikast düzenleme isteğinden tutun da Beyaz Saray’da “ulusal güvenlik kaygısıyla” Trump’ın önünden belgelerin çalındığına kadar uzanan birçok iddia var. Anlaşılan kitapta Trump’ın yetersizlikleri bir bir sayıp dökülürken etrafındaki kişilerin de dünyayı Trump’tan korumak için elinden geleni yaptığı anlatılıyor. İş burayla kalsa “iyi” ertesi gün Trump’a dönük “saldırı” New York Times’ın sayfalarında da belirdi. Bu kez Beyaz Saray’da görevli üst düzey bir yetkili, kimliğini açıklamadan yazdığı bir makalede Trump’a karşı yönetim içinde oluşan “direnişi” anlatıyordu. Tabii bu durum Trump’ı epey kızdırdı. O daha soruşturma açmadan kelli felli Beyaz Saray çalışanlarının, bakanların “abi valla biz yapmadık…” açıklamaları görülmeye değerdi. Trump’ın bu hikayede şaşkın bir vaziyette ortada kaldığını iddia etmek fazlasıyla yanıltıcı olmaz. Nitekim soruşturma için kime güvenebileceği dahi belirsiz. Trump adeta bir körebe ama sevimli bir yanı yok, bunun da tıpkı karşısındakiler gibi sivri dişleri ve pençeleri var.

Bunların üstüne bir de Trump’ın eski kampanya danışmanı George Papadopoulos’a “Rusya bağlantısı soruşturmasında yalan söylediği” için ceza verilmesi eklendi. Verilen cezanın sınırlılığı (14 gün hapis, 1 yıl boyunca denetimli serbestlik ve 9 bin 500 dolar da para cezası) bir yana Papadopoulos’un savcılığa somut olarak Trump’ın Rusya bağlantısı ile ilgili kanıt değeri taşıyan bazı bilgiler verdiği varsayılıyor.

Ara seçimlere altı hafta kalmışken ABD elitleri arasındaki çatışmaların artması kaçınılmaz, bu seçimlerin bir anlamda Trump’a dönük bir referandum olması bekleniyor. Bu tartışmaların seçmenlere ne kadar yansıdığını henüz bilmiyoruz ama son yapılan kamuoyu anketlerinde Trump’ın popülaritesinin yüzde 36-38 civarına düştüğü vurgulanıyor. Bu tür çalışmalar pekâlâ yanıltıcı olabilir. Çünkü Trump’ın seçmeninin genelinin elitler arası çekişmeden etkilenmesi beklenmiyor. Bu Trump’ın Tweetlerine de yansıyor. Trump kendine dönük suçlamaları “yalan” deyip geçiştirirken, “Ben gidersem ekonomi mahvolur, geliriniz düşer…” türünden daha çok ekonomik kaygılara sesleniyor. Bunun Amerikan toplumunda ciddi bir karşılığı olması olasılığı yüksek. Nitekim gelecek “ticaret savaşları” nedeniyle fazlasıyla belirsiz olsa da yüzde 3.8’le son yıların en düşük işsizlik oranına ulaşıldı. Ekonomideki genel toparlanma da bu yönde. Öyle gözüküyor ki Demokratlardan bir kesim Trump’ı kesinlikle al aşağı etmek isterken, Cumhuriyetçilerin de dahil olduğu diğer bir grupsa ara seçimler aracılığıyla Trump’ı sadece “terbiye” etmeyi tercih edecek. Çünkü Trump giderse yerine gelecek olan Başkan Yardımcısı M. Pence onlar açısından daha büyük riskler barındırıyor.

Bütün bu çekişmelerin Ortadoğu siyasetine yansımasının sonuçlarından biri Trump’ın yerine, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, Dışişleri Bakanı Pompeo ve Genel Kurmay Başkanı Dunford’un daha çok inisiyatif alması oldu. Onların açıklamalarında ise “Suriye rejimi üçüncü kez kimyasal silah kullanırsa, daha güçlü bir karşılık veririz”, “İdlib’te sınırlı operasyon”, “Bölgesel güvenlik sağlanana kadar ABD askeri  buradan ayrılmayacak” gibi başlıklar ön plana çıktı. ABD bir anlamda Erdoğan’a destek çıkarak Rusya-İran-TC cephesinde çatlak yaratmayı planlıyor. Erdoğan’ın Wall Street Journal’da dile getirdiği “İdlib bölgesinde bir “uluslararası terörle mücadele operasyonunu” gerekli” demesi de bu politikaya yeşil ışık yakar nitelikte. Tayin edici olanın sahadaki mücadele olduğu gerçeği bir yana ABD’nin kendisinden onca şantaja rağmen uzaklaşmayan TC’nin pozisyonunu kullanarak Rusya-İran-Suriye cephesine darbe vurmaya uğraşacağı, şu anda TC işgali altında olan bölgeleri de TC aracılığıyla denetimde tutmaya çalışması jeopolitik tercihlerden biri olarak görülebilir. Ama sadece biri. En temelde ise yenilgiyi kabullenmeksizin savaşın sürdürülmesi ve bölgede kalıcılık, Amerikan politikasının olmazsa olmazı.