Korona salgının hatırlattıkları…

        Cihan DENİZ

Tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de derinden etkileyen bir sürecin içinden geçmekteyiz.

Türkiye’de iktidar korona salgını karşısında ne yapmaktadır? Bu sorunun tıbbi, teknik boyutunu uzmanlarının yanıtlaması için bir kenara bırakalım ve sorunun yanıtını anlayış düzeyinde arayalım. Bu yönden aslında sorunun yanıtı çok basittir. İktidar, dün krizler karşısında ne yaptıysa bugün de onu yapmaktadır.

Geçmişte her tür krizi yalan ve çarpıtma ile görmezden gelen, halklar yoksullaşarak, işsiz kalarak krizlerin etkilerini en derinden hissederken “bu kriz bizi teğet geçti” diyerek insanlarla adeta alay eden bir iktidar anlayışı bugün de iş başındadır. Çok geriye gitmeye gerek de yok. İdlib’de yaşanan kayıpların nasıl gizlendiğini, konu gizlenemez bir noktaya geldiğinde kayıpların nasıl alıştıra alıştıra ve gerçek rakamın çok altında verildiğini hatırlamak yeterlidir.

İnkar, görmezden gelme, bunlar artık işe yaramadığında olanı olduğundan küçük gösterme; tüm bunlar Türk iktidar anlayışının krizler karşındaki en klasik tepkileridir. Türkiye’de gerçek bir demokrasi, şeffaf ve halka hesap veren bir yönetim anlayışı bulunmadığından iktidar açısından krizleri görmezden gelmek, etkilerini küçümsemek her zaman çok kolay ve karlı olmuştur. Sonuç olarak tuzları kuru olan bu muktedirlerin kaybedecekleri bir şeyleri yoktur; ne yoksullaşan, ne işini kaybeden ne çocukları bir hiç uğruna ölen onlardır ve ne de söyledikleri yalanlar onlara seçim kaybettirmektedir.

Bugün de aslında farklı bir şey olmamaktadır. Bugün de gerçekler halklardan gizlenmekte, bilgiler çarpıtılmakta ve artık mızrak çuvala sığmadığında ise bilgiler alıştıra alıştıra ve olduğundan az verilmektedir.

Bu nedenle, tüm dünyada sistemi her açıdan derin bir krize sürükleyen korona salgını ile ilgili coğrafyamıza dair sağlıklı ve hakiki bilgiye sahip olduğumuzu kim iddia edebilir?

Salgının coğrafyamızdaki gerçek sonuçları hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Virüsün bulaştığı kişi sayısı gerçekte kaçtır, bunlardan kaçı karantina altına alınmıştır ve kaçı şu anda aramızda dolaşmaktadır? Korona salgını ile ilişkili olarak yaşamını yitirenlerin gerçek sayısı kaçtır? Sağlık Bakanı çeşitli sayılar açıklıyor. Şeffaflıktan ve inandırıcılıktan bu kadar uzak bir iktidar anlayışı içinde bu söylenenlerin de doğal olarak hiçbir inandırıcılığı olmuyor.

Ama asıl önemlisi, Sağlık Bakanı, çizmeye çalıştığı pembe tablo ile şu sorunun üstünü örtmeye çalışmaktadır: daha sağlık emekçilerine bile yeteri kadar koruyucu maske ve dezenfektan bulamayan bir sağlık sitemi, virüs bulaşanların sayısı beş haneli rakamlara ulaştığında bu salgın ile nasıl baş edecektir? Büyük törenlerle açılan ama halklara maddi külfetten başka bir şey vermeyen şehir hastaneleri korona salgını ile mücadele etmek için hazır mıdır? Büyük şehirleri bir kenara bırakıp salgın olmasa bile gerek fiziki gerek personel eksiklikleri ile boğuşan şehirlerdeki, ilçelerdeki hastanelerin salgına karşı ne yapacağına ilişkin planlama nedir? Buralarda yeterli ekipman ve personel bulunmakta mıdır? Ama en az bunlar kadar önemli bir soru ise Türkiye’de sağlık sistemindeki eksiklikler ve yetersizlikler ayan beyan ortada iken, bizi teğet geçmeyeceği aşikar olan bir salgına ilişkin gerekli tedbirler neden zamanında alınmamıştır, gerekli hazırlıklar önceden yapılmamıştır?

Bunlar Türkiye’de işleyen ve halka hesap veren bir demokrasi olmadığı için iktidarın yanıtını asla vermeyeceği, veremeyeceği sorulardır. Hakikat sadece ezilenleri özgürleştirdiği ama iktidarları alaşağı ettiği için iktidar, bu sorunların yanıtlarının karanlıkta kalması için her şeyi yapacaktır. Bu anlayışın sonucu ise geçmişte olduğu bugün de, sorunlar ve krizler karşısında gerçek ve etkili çözümler bulunamaması, iktidarların sorumluluktan sıyrılarak sorunların ve krizlerin faturasının halkın sırtına yıkılması anlamına gelecektir.

Konu krizin faturasının halkın sırtına yıkılmasına gelmişken, kendisi başlı başına bir yazı konusu olmasına rağmen, Türkiye’de iktidarın krizler karşısındaki bir diğer tavrını vurgulamakta yerinde olacaktır. Türkiye’de krizlerle mücadele etmek yerine onları otoriterleşme ve totaliterleşme yönünde bir fırsat olarak gören bir iktidar gerçeği vardır. En tipik örneği 15 Temmuz’da görüldüğü gibi, bu gibi durumlar Allah’ın bir lütfü olarak görülerek “mili birlik ve beraberlik” demagojisi ile iktidarın alanını genişletmesine hizmet etmek için kullanılmaktadır. Bugün de korona salgının halkların ellerinde kalmış son hak ve özgürlük kırıntılarını ortadan kaldırmak için fırsata çevrilmeyeceğinin garantisini kimse veremez. Bu nedenle korona salgını bize faşizmin asla uyumayacağı gerçeğini unutturmamalıdır.

Sonuç olarak barış ve demokrasi mücadelesi veren tüm güçler, bir yandan hakikat mücadelesi verirken, diğer yandan, bu gerçekten hareketle, halkın sağlığının yanı sıra hakları ve özgürlükleri korumanın da mücadelesini vermeye hazır olmalıdır.