Korona, Türk’e vız gelir teğet geçer

Somali, eski “baharatlar ülkesi”dir. Doğu Afrika’da Aden denizi ile Hint Okyanusu ile kıyıdaştır.

Ülke, 1990’lerin başında, din yelpazeli iç savaşın yaydığı bir ölüler tarlası, sonsuz yıkım alanı. Öbür yanda kuraklığın yaydığı açlık ile deniz korsanlarının ortak cehennemi, insanlığın öldüğü yerdi.

Birleşmiş Milletler, cehennem kazanının altını söndürmek için, buraya asker göndermeyi kararlaştırdı. 1992 yılında, NATO üyeleri ağırlıklı olmak üzere, birçok ülkeden derleme 30 bin kişilik bir karma ordu gönderildi. Bu ordunun başına da, NATO’nun gözde Türk Generallerinden Çevik Bir getirildi.

Türk medyasında düğün, bayramdı. Daha sonraki yıllarda “darbeci” diye lanetliler arasına alınacak olan Çevik Bir, baş köşelere oturtulmuş Türk onuru idi.

“Dünya karması bir ordu” kurulurken, bir Türk komutanlığına layık görülmüştü. Ne şeref ama…

Türk medyasının, generali sabunlayıp yağlayarak köpürtmesi, bu kadarla kalmadı. Onu görev başında, yani savaş meydanlarında da izlemek gerekiyordu.

Bazı kurumlar, onu izlemesi için muhabirler görevlendirip Somali’ye gönderdiler. Gayri remsi “devlet gözdesi” gazete de, genelkurmay muhabirini Generallerin tekmili birden maceralarını anlatmakla görevlendirmişti.

İznini alamadığım için, adını açıklayamayacağım gazeteci Somali’ye varıp yerleştikten bir kaç gün sonra, generalin ordugahı, bir gece yarısı saldırıya uğradı. Beklenmedik bir olaydı, bu. Hemen hemen tamamı, savaş görmemiş, ölümün ayak sesini hissetmemiş askerler, haliyle korkudan paniğe kapıldılar. Bazıları tüfeklerini atıp kaçtı veya olduğu yerde büzüldü, kaldı. Kaçanlar oldu. Korkudan bayılanlar…

Bu gazeteci, o geceyi anlatan haberinde, “kısa zamanda zafere dönüşen görülmemiş direnişi”nde, düşmana verilen zaiyatı defalarca vurguladıktan sonra, bazı Türk askerlerinin paniğe kapıldığını da ekliyordu.

Ertesi gün, General’den takdir beklerken, onu apar topar karargah ana çadırına götürdüler. General, o güne kadar görülmediği kadar hiddetliydi. Konuşurken sesi zangırdıyor, gövdesi titriyordu:

“Türk askeri korkmaz. Türk askeri korkudan panikleyip bayılmaz, lan! Burayı derhal terket. Seni bir daha görmeyeyim.”

General, “Türk askerinin ruhu” yoktur demeye mı getiriyordu, bilinmez. Oysa korku, bütün canlıların ortalaşası idi. Ağaç bile köküne balta inerken, hücreleri büzüşüyordu.

Aslanlar da korkuyordu, kediler de…

Ama Çetin Altan, bu toplumun ruh haritasını bile ve kompleksleriyle deşifre eden bir kalemdi. Onun için düşmandılar. Düşmanlığı oğullarında sürüdürüyorlar.

Düello çağını es geçmiş pusucular olduklarını yazıyordu. Tepesi attığında, “bugün bir generalle düello etmek istiyorum” diyen adamdı. Ama Puşkin gibi düello edemedi. Yıllar yılı, nafile yere karşısına çıkacak bir düellocuyu bekledi, bekledi durdu.

Çetin Altan, ruhlarını bildiği için, “enseye tokat” kabilinden dalgasını geçiyordu, onlarla ve onlar şimdi oğullarına pusu kuruyorlar. Tek bildikleri pusuculuk, çünkü…

Her neyse, “Türk korkmaz” ironisiyle alay ediyordu, korkaklarla.

“Türk acıkmaz, Türk susamaz, yorulmaz, Türk uyumaz. Türk hasta olmaz. Türk’e Türk ağlamaz, asla gülmez. Türk esnemez. Türk yere düşmez, Bir Türk dünyaya bedeldir!..”

Sevgili Çetin Altan, keşke “Korona günleri”ni görseydi.

Salgının, Çin’den gelip “Türk ırkını teğet” geçerek “küfar elleri Avrupa’yı istila ettiği” göstermek istercesine “Korona var” diyenleri takibe aldılar. Hastalığın var dolduğunu yasakladılar.

Maganda medyası, salgına meydan okuyan naralarla doluydu.

“Korona Türk ırkına vız gelir, teğet geçer” diyorlardı.

Türk devleti sınırları içinde, 70 küsür halk, yani etnik yapı, farklı insan ırkı yaşıyor. Maganda, bu bütün renkleri, bir tek potada eritip bu karışımdan “Türk” yaratıyor ve sonra da salgının Türk genine işlemediğini söylüyordu.

Ayrıca, Türk geni İslam ile kavileşmişti.

Oysa salgın din, inanç, tarikat ayırımı yapmıyordu. Türk ve de Türk-İslamın ise hiç bir ayrıcalığı yoktu.

Ama gelin de “Türk-İslam” ırkçısına anlatın bunu.

Suudi Arabistan yönetimi ilk defa, Kabe kapılarını hacılara kapatıyordu. Kuveyt, Bilal-i Habeşten beri ilk kez ezan çağrısını değiştiriyor; “haydi namaza” çağrısını, “haydi, evde namaza” yapıyordu.

Kısacası, “salgına karşı eve kapanın” diyordu.

Gelgelelim, Türk İslam devletinde bütün etkinlikler, alanlar kapalı, lakin insanların dip dibe, omuz omuza durduğu Cuma namazları dahil toplu namazlar bugüne kadar halka açıktı.

Öte yandan muskacılar, üfürükçüler, özetle Cübbeli Ahmetler iş başındaydı.

Geçmişte cehennem ateşine dayanıklı terlik, kefen pazarlayan Cübbeli, kazanç kapısı olarak gördüğü Korona günlerinde de dualarla korunma öneriyordu.

Suudi Arabistan ve İran’dan utanır insan. Onlar bile bilim yolunda yürüyorlardı…