Koronalı imtihan günlerinde, Saray varoşlarında savaş

Çin merkezli Koronavirüs yayılmış, en başta komşu ülkeler, yer kürenin 115 ülkesini istila etmiş, ama Türklerin devleti, “birader efsunlu“ olarak salgından azadeydi. İnsanları sağlıklı, havası, toprağı mikroptan arınık, pir-u paktı.

Çünkü, “salgın“ deyimi yasaklıydı. Yasak zincirli medya suskundu. Sosyal medyada ise kendini tutamayıp “ölü var, hasta çok“ diye yazanlar, “Türk hastalanmaz“ narasını çiğneme ile “Türklüğe hakaret“ten değil, ama “toplumsal panik“ yaratmaktan tutuklanıyordu.

Tutuklu sayısı 24 rakamını aşıp rekora doğru koşu tutturmuşken, bir gün üç bakan bir arada ekranda görünüverdi. Müjde verir gibi “Koronavirüs bizim, ülkemize de girdi“ dediler.

Dediler; çünküleyin IMF, hastalıkla savaşan ülkelere dağıtılmak üzere 50 milyar dolarlık bir fon ayırmıştı. Onun için gün fondan pay alma günüydü. “Voleyi vurup beleşe konma günlerinde“ yasak değil ifşa gerekliydi.

Ama “Türk tipi ifşa’nın bir sınırı vardı. Ölü ve hasta sayısı izinleydi. Ara ara açıklanan ölü sayısının “birer“ olması makul, fazlası “panik unsuru“ydu. Hasta sayısı da, Reizin gönlünden kopmuşlukla, bununla orantılıydı.

Korona’nın gölgesinde uç veren “gereklilik“ ortamında, “Biraderlerin Reizi“ hiç ortalıkta yoktu. Üç gün sonra, “silahsız, zırhsız Sezar“ edalı olarak sütre gerisinde belirdi. Üç ayrı Sarayın egemeni, uşaklar, yıkayıcı ve yağcıların efendisi, IŞİD’çiler, Nusracıların başkomutanı olarak halkının avam kesimine birer şişe kolonya sözü verdi. Parası, dolar yığılı özel odalarından çıkıyormuş gibi lütufkardı, kendisi…

Öte yandan yazılıp eline verilmiş nutuk metnini haykırıyordu, tekmil televizyonların ortak yanınında:

“Gerekli önlemleri aldık. Milletimiz endişe etmesin!..“

Gerçekte toplumsal ihtiyaçlar hiç bir önlem, hastane hazırlığı, en başta virüs taraması için yeterince personel ve aygıt yoktu. Hastalar ve ölülere ilişkin gerçek rakamlar da halktan saklanıyordu.

Yalan üzere, dil üstünde kaydırmaca oyunu oynamıyor, beri yandan, onbinlerce umre hacısının (mikrop taşıyıcı) dönüşü başlıyordu. Hacılar, “Hintlilerin kutsal ineği“ misali esirgenerek içeriye alınıyor ve onbinlercesi, Kenya’yı ikiye ayıran Mara nehri timsahlarının dişlerinden kurtulmuş sığır başlı antilop sürülerinin, aç gözlülükle Masai düzlüklerine yayılması gibi, ortalığa saçılıyor ve “hacılar için karantina yok mu“ tartışması ateşleniyordu.

Bu arada adından, Kürt olduğu adından anlaşılan Dr. Gulê Çınar‘ın kapalı bir toplantıda, hacıların karantinadan geçirilmeden toplum içine salınmasının hasta artışına yol açtığını söylemesi, tartışmayı başka yöne çekiyordu. Uzman Dr Gulê, ilk çağların ilahlarına baş kaldırmış bir günahkarı misali, Biraderler oligarşisi tarafından taşlanıyordu. Sarayın bir bölüm kalemi, “Türk ve hacı mikrop taşımaz“ imajını ufuklara doğru kanatlandırarak, hacıların hakarete uğradığını işliyor, kimileri de Dr. Gulê Çınar’ın suçluluğuna hükmediyor ve nihayette kurban, işinden alınarak Türklük ve hacılık “şerefi“ kurtarılmış oluyordu.

Bütün bunlar olurken, “Türk-İslam savaşçıları“nın mevzileri de boş kalmıyor, hastalıkla savaşan Yunanistan’ın sınırına yığılmış El Kaide ve IŞİD uzantılarıyla kalıntılarına, gece yarısı Avrupa’yı istila için, hücum emri veriliyordu. Türklerin Reizi, hiç bir hak ile hukuka dayanmayan bir para istiyordu, Avrupa’dan. İstediğini vermeye yanaşmadığı için de savaş açmış, topladığı İslamo Faşist göçmenlerle istilaya geçmişti. Bu bir savaştı. Gece yarısı Arda nehri kıyısındaki ormandan hücum, Korona günlerinde de süren etaplardan biriydi.

Öte yandan savaştan söz etmişken, Saray varoşlarında patlak veren haşın bir savaşın ilk etabı, zindan kapılarının açılmasıyla sonuçlandı.

Ama olay Saray medyasında, iki satırlık haber bile olmadı. Oysa, daha kısa bir süre öncesine kadar, o mahfilde bir ilahtı. Medyada, gölgesinin gölgesi de haberdi.

Kapitalizmin sesi Forbes dergisinin anketine göre, dünyanın 500 zengininden biriydi. Kişisel servetinin toplamı 1,5 milyar dolardı. Dolar milyarderlerini seven Donald Trump’ın da şahsi dostuydu. Magandaların pek sevdiği deyimle “Cülusü“ne (Yemin töreni) davetli bir kaç kişiden biriydi.

Bir Azeri’den söz ediyoruz. Adı Mübariz Mansimov Gurbanoğlu.

Kendisi eski bir Rus subayıdır. Sovyetlerin yıkılmasından sonra ayrılmış, AKP’nin iktidar günlerinin başlangıcında şirketini kurup petrol taşımacılığına başlamıştır. Deniz filosunda 129 tane de tanker yer almaktadır.

Erdoğan ailesinin yabancısı değildir, kendisi. En yakın dostlardan biridir. En az, bir zamanlar İranlı Rıza Sarraf’ın yakın olduğu kadar…

Aile bireyleri ile (Burak Erdoğan, amcası Mustafa Erdoğan ve eniştesi İlgen) işler yapmış, Malta ve Man adası sularında yolları kesişmiş, Mehmet Ağar ve oğluna iş vermiştir.

O şimdi, mafyatik sularda soyadındaki gibi “bir kurban“ durumunda. Daha ilahlar neden gazaba geldi, bilinmiyor. Ama kendini dünyayı parmağının ucunda döndüren gücün sahibi sanırken, o şimdi sessiz ve derinlerde başlayıp süren bir savaşın yeniği olarak esir.

Bir kısım medya, sadece “Fetöcü“lük tutuklandı diye yazdı. Gülen’in adamlarıyla konuştuğunun tesbit edildiği eklendi bir de…

Ancak biliyoruz, “Reize biat etmeyen“ veya ters düşen herkes “vatan haini Kürt ve Fetöcü“dür. Geçelim bunları! Mafyatik tekmil olaylarda olduğu gibi gerçek sebebi şimdilik, kimse bilmiyor…

Demem o ki, Korona günlerinde “ikbal ve iktidar“ savaşları berdevamdır…