Koronavirüs ilahi adalet virüsü mü?

Francis Fukuyama, 1992 yılında “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli kitabında, dünyayı ve tarihi değerlendiriyor ve işaret ettiği yeni durumu “tarihin sonu” ilan ediyordu. Fukuyama’ya bu iddialı tanımlamayı yaptıran ilham kaynağı, dağılan Sovyetler Birliği ve çöken reel sosyalizmdi. Ona göre kapitalizm-sosyalizm savaşı, liberal demokrasinin zaferi ile sonuçlanmıştı ve bu nihai bir zaferdi.

Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezleri, 1989 – 2001 yılları arasında genel kabul gören ve liberalizmin savunucularını rahatlatan temel argümanlardandı. Tarihin Sonu’nda, eski sosyalist ülkelerde yaşayan halklar başta olmak üzere, dünyanın ezilenleri ve yoksullar eşitlenecek(!), kürselleşme ile birlikte tüm dünyada hoşgörü, birlikte yaşama, farklılıklara saygı, dinler ve inançlar arası diyalog ve tolerans gelişecekti.

Paul Virilio küreselleşmeye de vadettiği nimetlere de inanmıyor, “tarihin sonu”na ilk günden itiraz ediyor; “dünyanın sonuna ve kıyamete inanmak için ortada bir neden yok fakat mutlak bir eşitsizlikle karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir” diyordu.

Virilio, “tarihin sonundan değil ama coğrafyanın sonundan gönül rahatlığıyla bahsedilebilir” diyor; nüfus artışı, ekonomik krizler, yoksulluk, göçmenlik ve ekolojik felaketleri “dünyanın hızlanması” ile ilintilendiriyor ve “başımıza gelen kazalar” olarak adlandırıyordu.

Ona göre, bilmediğimiz ve denetleyemediğimiz bir yaşamın içine girdiğimizde, doğal afetlerin çoğalması, bunların hayatlarımızı ve duygularımızı alt üst etmesi, savaş ve iç savaş hallerinden kaçan milyonlarca insanın yer değiştirmesi, sınırları geçmek için hayatlarını vermeleri, başımıza gelen kazalardı.

Paul Virilio’ya göre en sıradan olanından en trajik olanına kadar kazalarla yaşamaktayızdır; çünkü “kaza modern tarihimizin ürünüdür.”

Paul Virilio, heyecanın eşzamanlılaşmasından, duygulanımların küreselleşmesinden söz ediyor; “aynı anda, gezegenin herhangi bir yerinde, her birimiz aynı dehşeti, aynı gelecek kaygısını hissedebiliyoruz, ya da aynı paniğe kapılabiliyoruz. Heyecan topluluğu, mesela politikada solu ve sağı tanımlayan sınıf çıkarı topluluklarına hükmediyor artık. Toplumlarımız bir çıkar ortaklığı üzerinde yaşıyorlardı, bir duygulanım (affect) komünizmi yaşıyorlar artık” diyordu.

Bugünlerde hep birlikte heyecan, korku ve tedirginlikle izlediğimiz ve muhtemel kurbanlarından olduğumuz koronavirüs, yeryüzündeki herkesi aynılaştırarak bir “heyecan topluluğu” haline getiriyor mu gerçekten?

Bu salgın günlerinde dahi, elindeki malı üç kuruş fazlasına satma gayreti içindeki mülk sahipleri ile açlık sınırında yaşayanlar “bir duygulanım komünizmi” etrafında birleşiyor mu?

Paul Virilio, Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezine itiraz ederken, Zygmunt Bauman da Virilio’nun sınıflarüstü “duygulanım komünizmi”ne itiraz ediyor ve şunları dile getiriyor:

“Çoğunlukla yaşamaya meyilli olduğumuz ıstıraplar üst üste birikmez, bu yüzden de kurbanlarını birleştirmezler. Bizim ıstıraplarımız böler ve yalıtır: Dertlerimiz bizi birbirimizden ayırır, insan dayanışmalarından örülmüş olan o hassas kumaşı yırtıp atar.

Mesele, atalarımıza kolay gelen insanlığı, büyüyü ve sıcaklığı yitirmiş olmamız değil; çağdaş dünyanın, ümitsizce dışarı çıkacak bir yol arayan yüzer gezer korku ve hayal kırıklıklarıyla ağzına kadar dolu bir kap olmasıdır.”

Zygmunt Bauman haklı.

Endişenin, tedirginliğin ve belanın büyüklüğü, koronavirüs kurbanlarını duygudaş yapmaz ve birleştirmez. Hepimiz aynı belanın kurbanları değiliz çünkü.

Ölmesi muhtemel olanlar ve dünyanın büyük çoğunluğu, koronavirüsün, bir ömür yaşadıkları dertleri ve ızdırapları geçici bir süreliğine de olsa, herkesin tabi olacağı bir üst derde dönüştürmesinden memnun olmalı.

Hayal kırıklıklarıyla ve ağzına kadar dolu bir kapta, dışarı çıkmak için umutsuzca bir yol arayan milyarlarca insan, kendilerini bu “kap”a sıkıştıranların da, “kap”ın içine girmek zorunda kalacak olmalarına içten içe seviniyor olmalı.

Bin yıllardır dinlerin, peygamberlerin, evliya, hükümdar, kral ve yöneticilerin sağlayamadığı “ilahi adalet”, koronavirüs denilen illet sayesinde “çaresizlik” olarak gerçekleşiyor.