‘Köyden kente göç’ efsanesi

‘Sadece 27 kilometrelik eninde bir şeride Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna kadar evler yapılsa herkesin bahçe içinde evi olur.” Önerisi belki kısaca diğer adıyla Eko-Kent! Sanki hiç gerçekleştirilemeyecek bir şey yani imkansız sanılıyor. Bu yüzden bir sürü arkadaş senin dediklerin doğru ama ütopya diyorlar. Aslında farkında olmadıkları, şu anda yaşadığımız şeyin disütopya olduğu.

Bu savunduğumuzun çok büyük değişiklik olduğu ve bu yüzden gerçekleşemeyeceği düşüncesi üzerinde duralım. Bugün toplum büyük bir değişiklik zaten yaşıyor. Bu büyük ama önerinin tersine ve imha edici bir göç. Çoktan, düşünsel olarak sıradanlaşan ‘Köyden Kente göç’ hızla devam ediyor. Kırsal yerleşim yerleri tamamen boşalmaya başladı. Küçük köylülük neredeyse ortadan kalktı. Neoliberal politikalar özellikle tarımda küçük köylüyü tam anlamıyla mülksüzleştiriyor, onlardan kalan topraklar neoliberal tarım şirketlerinin talan alanına dönüşüyor. Bütün dünyada, ulus ötesi tarım tekelleri Cargil ya da Monsanto’nun yersiz yurtsuz ettiği köylüler ya da barajların, HES’lerin doğrudan sular altında bıraktığı ya da sularını kuruttuğu için topraklarından sürdüğü, insanlar, çok daha büyük, kapsamlı bir değişikliğin ortasında, daha doğrusu yıkımın içindedir.
“Kentlerde sanayinin gelişmesiyle, köyden kente göç edenler” efsanesinin hala geçerli olması ilginçtir. Her gün için, biraz daha radikal tekellerin üretim zincirine dahil olan sanayi, hiç de sürekli işçi istihdam etmemektedir. Gerçek olmasa da fabrika da çalışan, iyi maaş alan işçi rüyası da ortadan kalkmıştır. ‘Göç’ün nedeni tam anlamıyla, radikal inşaat tekellerinin baraj ve HES inşaatları, radikal tarım tekellerinin küçük çiftçiyi yok eden, topraklarını elinden alan tarım politikaları ve bir yersizleştirme ve yurtsuzlaştırma harekatıdır.   
Bu sürgün aynı zamanda kesinlikle bir kimlik savaşıdır. Sadece Türkiye de Kürt bölgelerinde olduğu gibi halkın doğrudan bir kimlik mücadelesi değildir sözünü ettiğim. Yani kendi kimliklerini savunanları, önce kırsal alanlardan, ardından kasabalarından büyük kentlerine savuran savaş; bombaları, tüfekleri, jandarma ve polisi ile değil bu yazıda sözünü ettiğim. ‘Barış’ın olduğu yerlerdeki ‘Yersizleştirme- Yurtsuzlaştırma’  radikal tekellerin mülksüzleştirmesi vurgulamak istediğim.   
Her sosyoloji dersinde yinelenen “Sanayinin gelişmesi sonucu köyden kente göç oldu” efsanesi, aslında Türkiye için kuşku duyulmadan tanımlandığı 1960’lar için bile sanıldığı kadar doğru değildir. Altmışlı yıllarda büyük kentlerde, özellikle montaj sanayi gelişmiştir ama bu göçü, sadece buna bağlamak ilerlemeci mantığın işine geldiği seçeneği, önüne çekip kolayca işaretlemesinden başka bir şey değildir. Temel mesele geçimlik tarımın ‘yeşil devrim’ adı altında imha edilmesidir. Toprağın derin kazılarak karnını yardığı, ve DDT ile doldurduğu yani öldürüldüğü, kırsalın kitlesel olarak sürgüne gönderilmesi yani  geçimlik köylünün kapitalist pazara entegre edilmesi, kent sürgünün gerçek nedenidir. Traktör üzerinde ki mutlu çiftçi fotoğrafları aslında aynı zamanda toprağından kente sürülmüş köylü fotoğraflarının diğer yüzüdür.
Köyden kente gelenlerin, kent de çok daha iyi koşullarda yaşadığı da tam anlamıyla bir başka efsanedir. Köyde kendi toprağını ekerken yılda sadece 2 ay, belki sıkı çalışan köylünün kent de günde en az 10-12 saat çalışması mı daha iyi koşuldur?  Bu efsane öyle bir abartılıdır ki köyde daha büyük ve mutlaka ki bahçeli, ağaçları ve toprakla yaşayan bir köylünün kent varoşunda briket bir kulübeciğin içine sıkıştırılması bile, sanki kendisinin tercihi olarak anlatılmaktadır. Tarımda ki ‘yeşil devrim’ savaş tehcirlerinden ve soykırımlarından daha fazla insanı kent varoşlarına sürmüştür.
Bu aynı zamanda kapitalizmin yapı biçiminde ki bugünkü tartışılmaz düşünsel hegemonyasını da Türkiye için ilk inşa edildiği yıllardır. Toprak, kerpiç, taş ya da ağaçtan oluşan geleneksel mimarinin yerine sihirli güç betonun zihinlerimizde tartışmasız bir şekilde yer almasının yıllarıdır bu. Dışlanan ve aşağılanan geleneksel mimari, okullara gönderilerek ‘okumuş adam’ ‘mimar-mühendis’in elinde, çimento altında boğulmuştur.
Devam edeceğiz Kenti yazmaya ancak şunu belirtmeli ki ‘ütopya’ diyen düşüncenin hatası, sadece ‘imkanlı’ olanı düşünmektir.