Kriz karşısında direniş hattı

nevranin@gmail.com

Bir süredir Türkiye medyasında görünen ve görünmeyen haberlerin nitelikleri nerdeyse aynılaştı. Muhalif medyada sadece görebildiğimiz işçi haberleri ile istemesek de karşımızda beliriveren şatafat, bir absürt tiyatro çılgınlığında ve saçmalığında bir tezat oluşturuyor. Kriz döneminde elektrik, doğal gaz faturaları, kira ve süper marketlerdeki fiyatlar ile ihtiyaç listesinin karşısında cüzdanınızdaki veya hesabınızdaki para ile ay sonunu nasıl getireceğim diye kara kara hesap yapan bizlere, kâbusu yaşatan her gün. Üstelik bu da yetmezmiş gibi zar zor bulduğumuz işlerde üstümüzde Demokles’in kılıcı gibi dolanan “güvenlik soruşturmaları”, işsizlik tehdidi de cabası. Bu öyle bir tehdit ki insanları aylarca ücret almadan çalışmaya mecbur bırakan, ölüm veya sakatlanma riskine rağmen ‘bir besmele’ çekerek çalışmaya devam eden, insanları ailelerinden yurtlarından uzakta sefalet koşulları altında yaşamalarına razı eden sistem, süslü renkli magazin sayfalarının ardında saklanamıyor artık. Herkes farklı boyutlarıyla benzer durumları yaşıyor çünkü.

Bin bir emekle ve ailesinin zar zor kazandığı parayla gittiği kursların yardımıyla sınavı geçerek “devlete kapağı atıp” güvenli işi olduğu için kendini şanslı hisseden memur, öğretmen gibi bilumum meslek insanı, bir KHK (Kanun Hükmünde Kararnamelerin yeni adı Cumhurbaşkanlığı kararnameleri) ile işsiz kalabileceğini gördü. Yani 3. Havalimanı işçilerinin, Flormar/Yves Rocher işçilerinin, Makro/Uyum (Migros) işçilerinin, Cargill işçilerinin direnişlerine zemin hazırlayan adaletsizlik, oldukça yaygın şekilde hepimizin hayatının tam göbeğinde.

Üstümüze yapışan kısır döngülere rağmen bahsettiğim işçileri özel kılan, onların direnebilecek cesaretlerinin ve isimleri duyuracak desteklerinin/dayanışma kanallarının olması. Muhalif olan herkesin aynı kefede değerlendirildiği bu dönemde, itiraz eden herkese “vatan haini” denilmesine rağmen muhafazakâr ve milliyetçi saldırgan bir ideolojinin parlak gazetelerinin şatafat satan satırları fotoğrafları arasında pompalanmasına karşın bunca işçi direniyor. Direniyorlar, zira taşeronluk sistemi ile ağırlaşan çalışma koşullarının canlarına nasıl kastettiğini; hukuk yollarının nasıl işlevsizleştiğini görüyorlar.

İşverenin/devlet yönetimindekilerin “itibar sembolü” olarak gördüğü araçları, binaları, yolları inşa ederken canlarını yitirdiklerini; moda ve güzellik endüstrisinde yapılan ürünlerin dünyayı kirletip, hayvanları katledip işçileri hasta ettiğini de görüyorlar; malı ucuza mal etmek için meslek hastalığına davetiye çıkaranları ve onları cezalandırmayan sistemi de.  İdeallerinin peşinden koşarak seçtiği mesleğinde kullandığı her kelimeyi, dili, görseli otosansürle belirlerken kendi onurunu hakikatlerle beraber yok edenler; itibarını ve hayatını tehdit altında hissederek akla-mantığa-hukuka uygun karar vermek yerine iktidarın yönelimini anlamaya çalışan ve her gün daha da huzursuz hale gelenler; sistemin sürmesini sağlarken kendilerinden telafi edilemeyecek şekilde vazgeçiyorlar.

Kadınlar, evdeki en sevdiklerinin uyguladığı şiddete aynı alternatifsizlikle baş eğiyor. Devlet dairelerinde, üniversitelerde, okullarda mobbing yoluyla uygulanan şiddet aynı zeminden besleniyor. İktidarın, kendini korumak için oluşturduğu şiddet, adaletsizlik sarmalının getirdiği olanakları beslerken, bu koşulların daha da palazlandırdığı mikro iktidar odakları karşısında onurlu mücadeleleri ile duranlar ise bugün kendilerine yönelik her saldırıyı birer nişane olarak taşıyacak.

Tüm şiddetin kaynakları benzer. Bugün bu şiddete karşı durmanın yolu ise direnenlerle oluşturulan geniş ölçekli dayanışma ağları. Kriz, işsizlik ve savaş ortamında meta dışı (alınıp satılmadan beraber üretilip tüketilebilen) alanları genişlettiğimiz, yenilerini oluşturduğumuz sürece dinci ve milliyetçi özellikleri belirgin bu yeni rejim karşısında direnebilmemizin imkanlarını da genişletmiş olacağız.