Kürdün sarmal alanı

Sosyal medyanın “sosyalleştirdiği” asosyal varlıklar olarak, her anı sonsuz hikayeleri emen bir sünger tadıyla alkışı ve tükürüğü bol sarmal alandayız.

Sıradan ve –çoğu-izsiz hayatlarımızın artık izleyicileri var. Dünyanın herhangi bir noktasında yaşanan bir olay, bir fotoğraf ve görüntü üzerine neler hissettiğimizi, neler düşündüğümüzü takip eden birileri var. Yüz yüze tanıdıklarımız ve asla bir araya gelemeyecek olanlarımızla örülü bir takip sistemi. Bilim insanlarının hayvanların tüm evrelerini takip etmek için çip takarak veri toplama sistemi gibi, takipçiler tarafından her şeyimiz (en önemlisi hissedişlerimiz) kayıt altına alınıyor. İnsansın; günün birinde kaydın, kaçtın fikrinden, hoop ortaya çıkıveriyor. Eğlenceli yanlarının olduğu doğru. Artık komedi filmleri izlemiyorum mesela, oturup sadece bir ülkenin sabahından gecesine yaşadıklarına bakıyorum. Eskilerden yurt haberler diye bir servis vardı medya organlarında. O servis dışarıda kalmış, biz o servisin içine yerleşmişiz. Hepimiz her halimizle haber olan köstebek “yurt”larız.

Şimdilerde Fransa medyası da bunu konuşuyor. Beyaz, Parisli, zengin ve çoğu gazeteci 30 erkek, sosyal medya üzerinden “lol ligi” adı altında örgütlenmiş; kendi kategorilerinin dışında kalan herkese “siber” tacizlerde bulunmuş. Faşşş… Çıktı ortaya. Şu ana kadar 10 gazetecinin işine son verildi. Üst düzey tipler çoğu. Feministler, LGBTİ’ler, Afrikalılar, Yahudiler, Araplar, şişmanlar, banliyölüler, taşralılar… Nefret ve utanç listesi kabarık. Bir kamu mesleğinin içindeki bu ahlaksız koridorların belirlediği kurumsal tutum ne kadar insandan yana olabilir ki?

Hak ihlali söz konusu olduğunda, mesela kadın erkek eşitliği, mesela göçmen sorunu, mesela devletlerin sömürgelere politik tutumu ve içeride ırkçılar tarafından büyütülen nefret simülasyonunun yarattığı etki açısından? Bu adamların çoğu bulundukları medya kurumunda üst katlarda olanlar. Kendilerine yarattıkları koridorları halka açıldı ve yargı da devreye girdi. Sonrası Fransız medyası açısından utanç tablosu. Yurttan yurttan kusacaklar bir süre daha.

Gelelim Türkiye’ye. Bir süre önce Kadri Gürsel’in “merkez medya-kalite” paritesi açısından değerlendirdiği “objektif gazetecilik”, sarmal alanı, gazeteci nerede tarafsız, nerede taraflı olur tartışmasını harlamıştı. Öylece kalakaldı. Tuğrul Eryılmaz, hayatını anlattığı “68’li ve Gazeteci” kitabında çarpıcı bir cümle eder:

“Gazeteci, dinsel, cinsel, etnik azınlıklar konusunda taraftır”.

“Çünkü, gazeteci, ezilen, sesini çıkaramayan insanların yanında olduğu zaman dördüncü kuvvet görevini yerine getirir. Bu cumhurbaşkanlığı uçağına binmeye benzemez”.

Bindiğinde ise yurttan sesler korosu olur… O uçağa binen ya da askerin helikopteri ile devletin fail olduğu cinayet alanına taşınan gazeteci kime ne anlatacak ki? Hak temelli gazetecilik?  Tarafsızlık? 4. Kuvvet? Olsa olsa 11. parmaktır adı…

Ama Tuğrul Eryılmaz “tarafsızlık”a Kürt medyası açısından baktığında ise yaygın olarak karşımıza çıkan “inandırıcılığı olmayan” enformasyon ağı perdesini çekiyor. Devlet uçağına binenlerin karşısına, “keleş tutan medya”yı koymaya çalışıyor. Bu ikisinin arasında BBC kriterlerini gözetenler ise “gazeteci” oluyor.

Ezcümle;

Yurttan yurttan kusulacak zamanlar tez gelse, bir sökün etse de oturup izlesek hep beraber. Beyaz ve şehirli Türk medyasının esmerleri de “ben de” deyip anlatmak istediklerini dizse ömrümüze, güneşli pazartesiler hepimize. Helikopter-uçak gazeteciliği ile “yurttaş” gazeteciliği arasındaki derin uçurum, en solcusundan yine ennnn solcusuna dek salsa dip sos, seyirlik karşısında mevzi edinene.

Bitmedi.