Kürt diplomasisinde gizli belgelerin sunduğu gerçekler

  •  1925 Kürt Milli İsyanı’nı ‘emirle’ saptırma girişimine ilişkin “3 Mayıs 1925 tarih ve 1845 sayılı Bakanlar Kurulu’nun gizli Kararname’si” önemlidir. Kararnamede, “… son isyan ve irtica olayının basınımızda ve özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi”ne karşı ‘isyanın ayrımcılıktan ziyade irticâî cehalet ve aldatma neticesi olduğu zemininde yayın yapılması’nı emrediyor.

Mehmet BAYRAK

Hep söylemişimdir; devlet aklı gizli planda “itirafçı ve kabulcü”, açık planda “red ve inkârcı”dır. Bunu, 50 yıla varan yazarlık yaşamımda hep göregeldim. Apê Musa’nın söyleyişiyle son 50 yıllık Türkiye tarihinin hem tanıkları hem de sanıkları oldu bizim kuşak. 1965’te Ankara’da üniversiteye başladığımda bir akrabam aracılığıyla Türkiye İşçi Partisi’ne üye olarak tanıklık etmeye başladım bu sürece ve 1979/ 80 yıllarından “sanık” olmaya başladım… Daha 1974 yılında İstanbul’da çalıştığım Türk Yazı Sanatları Müzesi’nde “Kur’an-ı Kerim’lerden roman yazdığım” iddiasıyla sürülmek gibi idari işlemleri bir yana bırakırsak; 1979’da TRT’de sunduğum bir çocuk programından dolayı ilk kez Ankara Sıkıyönetim’de hakkımda soruşturma açılıyor ve bunu 1980 yılı başlarında Demokrat gazetesinde yayımlanan bir ay süreli bir yazı dizisi dolayısıyla 12 Eylül askeri darbesinden sonra İstanbul’un çeşitli mahkemelerinde açılan birçok dava izliyordu. 1988/89 yıllarında çıkardığım bir dergiden dolayı da hakkımda çok sayıda dava açılıyor ve iki kez tutuklanıyordum.

Bu meşakkatlı yolculukta, bir yanda yorulurken bir yanda da ulaştığım belgeler dolayısıyla tarihsel ve toplumsal gerçekliğe daha yaklaşıyor ve ufkum daha da açılıyordu. Hele 1980’li yılların başlarında ulaştığım 1945/46 tarihli “Kürtler’e ve Kürdistan”a ilişkin bir doküman, yakın dönem Kürt tarihi konusundaki düşüncelerimi bütünüyle ete kemiğe büründürüyordu. Ülkede ve Batıda bilim çevrelerinin yararlandığı Geç-Osmanlı ve Erken-Cumhuriyet dönemi Kürt tarihine ilişkin “Şark Islahat Planı” gibi kimi temel kaynaklar böylece bilince çıkıyordu. Defalarca başkalarının inceleyip künyesini verdiği Osmanlı Dönemi Kürt Demokratik Örgütleri’nin Nizamnâmeleri’ni içeren dokümanı incelememi engelleyen irade; 2. Dünya Savaşı bitimi hazırlanan önemli bir dokümanın 2. nüshasını SEKA’ya yollanmak üzere çöpe atıyordu. İşte, burada yer verilen gizli belgeler, Türk resmi tarihini tümüyle tekzip ve tersyüz ediyordu.

1925 Kürt Milli İsyanı’nı

‘emirle’ saptırma girişimi

Bir gün, HEP listesinden seçilen SHP Milletvekili, Azadi Lideri Cibranlı Halit Bey’in torunu Dr. M. Emin Sever’i Meclis’teki odasında ziyaret ediyorum. Biraz şaşkınlık, biraz da sevinçle bana iki belge uzatıyor. Soruyorum ne olduğunu. Almanya’dan Osman Aydın’ın tarih ve numara vererek kendisinden istediğini; kendisinin de rica-minnet, Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un yardımıyla bunları sağlayarak, bir nüshasını kendisine yolladığını söylüyor. Bakıyorum belgelere ve hemen tanıyorum. Benim 1993 yılında “Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri” kitabında yayımladığım (s. 407) belgelerin sadeleştirilmiş şekli. Yanında kitabım var, ilgili yeri açıp gösteriyorum; tabii hayıflanıyor çektiği zorluklardan dolayı.

3 Mayıs 1925 tarih ve 1845 sayılı Bakanlar Kurulu’nun gizli Kararnâme’si şöyle:

“Yüce Genel Kurmay Başkanlığından gelen 30 Nisan 1341 tarih ve 1835/ 2270 numaralı tezkerede; son isyan ve irtica olayının basınımızda ve özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli emeller ve iğfalât (aldatmalar) neticesi oluşan olayın büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irticâî cehalet ve aldatma neticesi olduğu zemininde yayın yapılması için gereğinin yerine getirilmesi teklif olunmuştur.

Keyfiyet, İcra Vekilleri Heyetinin 3 Mayıs 1341 tarihli toplantısında tezekkür esnasında, genel ve tertip olunmuş bir irticanın görünümü olduğu tespit ve malum olan hadisenin, basında Kürt sorunu şekline inhisar ettirilmesi gerçeğe mutabık olmadığı kadar siyaseten de sakıncalı olduğundan, keyfiyetin bu açıdan yayınlanması için Dışişleri Bakanlığına tevdiî münasib görülmüştür.”

  • Defalarca başkalarının inceleyip künyesini verdiği Osmanlı Dönemi Kürt Demokratik Örgütleri’nin Nizamnâmeleri’ni içeren dokümanı incelememi engelleyen irade; 2. Dünya Savaşı bitimi hazırlanan önemli bir dokümanın 2. nüshasını SEKA’ya yollanmak üzere çöpe atıyordu. İşte, burada yer verilen gizli belgeler, Türk resmi tarihini tümüyle tekzip ve tersyüz ediyordu.

‘Çok Gizli’ mahreçli

‘Şark Islahat Planı’

Çalışmamızda yer alıp, özgün şekliyle yayımladığımız yüzlerce belgeden biri de (Bkz. Age ve Kürtler’e Vurulan Kelepçe/ Şark Islahat Planı, s. 124) Şark Islahat Komisyonu oluşturulmasına ilişkindir. “Çok Gizli” mahreçli 8 Eylül 1341 (1925) tarih ve 2536 sayılı bu Kararnâme’nin sadeleştirilmiş şekli ise şöyle:

“17 Haziran 1341 tarih ve 2086 numaralı Kararnâmeye ektir. İrtica olayının cereyan ettiği vilayetlerimizdeki meseleleri tetkik ve icabeden tedbirleri tezekkür ve bir rapor halinde tanzim eylemek üzere İçişleri Bakanı Cemil ve Adliye Bakanı Mahmut Esat, Çankırı Mebusu Mustafa Abdülhâlik Beyefendilerin ve Genelkurmay İkinci Başkanının iştirakiyle bir Komisyonun teşkili ve mezkûr yerlerde seyahat etmiş olan İçişleri Bakanı Cemil Beyefendi ile Abdülhâlik Beyefendi tarafından daha evvel ayrı ayrı hazırlanacak raporların adı geçen Komisyona tevdii ve bahis mevzuu Komisyonca müzakere sonuçlarını ihtiva etmek üzere hazırlanacak raporun ve alınacak tedbirlerin, Komisyonun teşekkül tarihinden 15 gün sonra Bakanlar Kuruluna tevdi ve teklif edilmesi, İcra Vekilleri Kurulu’nun 8 Eylül 1341 tarihli toplantısında tasvib ve kabul olunmuştur.”

İşte, tarih böyle tersyüz ediliyor ve “TC’nin Kürt Anayasası” böyle doğuyordu.

  •  Kürtler’e ilişkin hak isteklerini ‘eşkıyalık’ ve ‘irtica’ olarak göstermeye çalışan resmi ideolojinin sonraki kalemşörleri Abdülhalik Çay, Azmi Süslü, Yusuf Sarınay, Yusuf Hallaçoğlu ve Şadillili Vedat’ı ciddiye almak mümkün mü? Yine hem Osmanlıcı, hem kemalist hem de sosyalist geçinen Attilâ İlhan gibiler de ilginç bir çizgi izliyorlardı. A.İlhan’ın Kürtler’e ilişkin yanlış iddialarını düzeltmeye kalkışmak ise birkaç yazının konusu olur ancak.

Dersim’de bir örgüt:

‘… Ermeni ve Kürt Komitesi’

Eğer eski Rus ve sonraki Sovyet kaynakları olmasa, 1864’te Dersim bölgesinde Ermeni ve Kürtlerce kurulan ve bugün ilk Kürt örgütü olarak kabul edilen ‘Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi’nden haberimiz olmayacaktı.

Tanzimat Hareketiyle yenilenmeye çalışan Osmanlı Devleti, 1854-1856 yılları arasında borçlanarak Fransız ve İngilizlerle birlikte Rusya’ya karşı giriştiği Kırım Savaş’ndan sonra yönünü bütünüyle Batı’ya çevirmiştir. Yapmak zorunda kaldığı açılımlarla, bünyesinde bulunan halkların demokratik haklarına saygılı olacağını deklare ediyor; bu çerçevede Dersim bölgesinde yaşayan Kürtlerle Ermeniler de bir çatı altında örgütlenerek, 1865’te başkent İstanbul’a bir heyet göndererek, Osmanlı Devleti bünyesinde “muhtar/ özerk” yaşama taleplerini Padişah’a iletme kararı alıyorlardı.

Bu amaçla oluşturulan heyet, 1865 yılı martında İstanbul’a doğru yola çıkar. Fakat daha oraya varmadan jurnalcılar, heyetten gidiş nedenini İstanbul’a haber verirler. Bu nedenle heyet üyeleri İstanbul’a varır varmaz Hükümet tarafından tutuklanarak zindana atılır ve ancak iki yıl sonra 2 Nisan 1867’de serbest bırakılırlar. Ancak, yöre halkı, işin ucunu bırakmaz ve örgütlenmesini daha da donanımlı kılar. 14 kişilik Komite, çeşitli kararlar alır ve amaçlarını bir bildiriyle ortaya koyar.

Örgütün destekleyicilerinden biri de Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim’dir. Abdülhamid’in, Erzincan Valiliği aracılığıyla onu kazanma çabalarına rağmen hemen her defasında kendisinin veya oğlu Seyid Rıza’nın evi Osmanlı askerlerince yakılır ya da yağmalanır. (Ayrıntılar için bkz. Karlênê Çaçani: Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi; Hêvî gaz. Sayı:96/ 1998 ve M. Bayrak: Dersim- Koçgiri; genişletilmiş 2. Bas. Özge yay. Ank. 2012, s. 61-67).

Burada önemli olan, Kürtler’e ilişkin hak isteklerini “eşkıyalık” ve “irtica” olarak göstermeye ve Cumhuriyet döneminin en önemli Kürt örgütlenmesi olan XOYBÛN’u bağlamından kopararak Ankara Ticaret Odası aracılığıyla 1931’de “TAŞNAK- HOYBÛN” örgütü olarak suçlama konusu yapan resmi ideolojinin sonraki kalemşörleri Abdülhalik Çay, Azmi Süslü, Yusuf Sarınay, Yusuf Hallaçoğlu ve Şadillili Vedat gibi şahsiyetlerin çalışmalarını ciddiye almak mümkün mü? Her zaman söylüyorum; kendisini resmi ideoloji ve kültür kuramından kurtaramayan bir insanın bilimsel gerçekliğe ulaşması mümkün değildir. Bunların, en azından Hariciye Nezareti Risaleleri’ne bakması gerekir.

Osmanlıcı Kemalist sosyalist

Attilâ İlhan örneği

Sadece birkaçını saydığım üstteki örnekler değil hem Osmanlıcı, hem Kemalist hem de sosyalist geçinen Attilâ İlhan gibiler de ilginç bir çizgi izliyorlardı. Şeyh Bedreddin’i “İngiliz ajanı” olarak sunan idolü Kemal Tahir gibi o da eksantrik düşüncelere sahipti. Kendisini, 1970’li yıllarda İlhami Soysal’la birlikte Ankara’da Bilgi Yayınevi’nde editör olarak çalışırken tanımıştım. O tarihlerde “Köy Enstitülü Yazarlar–Ozanlar” (TÖB- DER yay. 1978) konulu bir inceleme-antoloji çalışması yapıyordum. Konuşmalarımızda, buradan yetişen köylü yazarları nasıl kıskandığına ve horladığına tanıklık etmiştim. Benim de eleştirdiğim birçok tarafı bulunduğunu, ancak en azından “eğitimin ve edebiyatın halklaşması” konusunda bir dönemeç oluşturduğunu söyleyince, kendisinin de bir “köy romanı” yazdığını ama yayımlamadığını söylemişti.

Şiirde belli bir çizgiye ulaştığını ancak araştırma-inceleme süsü vererek yazdığı denemelere çoğu kez katılmadığımı hatırlıyorum. İşte, konusu gereği ayırdığım bir Cumhuriyet gazetesi köşe yazısı (29.10.1996): “Türkiye’ye Karşı Soğuk Savaş”

Konusu Paris’te geçen yazının, giriş bölümü şöyle:

“O tarihte, St-Michel Bulvarı’ndaki Dupont kahvesi, henüz bir ayakkabıcı mağazasına dönüşmemişti; Quartier Latin’deki en marjinal öğrenciler oraya düşüyor, zaman zaman ben de uğruyorum.

Soğuk bir akşam üstü, camlar bütün yağmur, yaşlı bir adam gösterdiler. Dediler ki: (… bu zat Kâmuran Bedirhan’dır; hani Yüzellilikler’den! Harput Valisi Ali Galip’le Sivas Kongresi’ni basmaya kalkışan Kürt aşiret beyi!). Aynı zamanda İsviçre’de Feridun Zaza diye bir Kürt aydını, başka bir Kürtçülük cereyanını ayakta tutmaya çabalıyordu. İkisi de ümitsizdiler. Kâmuran Bedirhan, Osmanlı çelebisi bir ihtiyar; çipil gözlerini kırpa kırpa, İngilizlerden şikayet etmişti: İşlerine gelince sırtını sıvazlıyorlarmış, işleri bitti mi ne arayan kalıyormuş, ne soran! İstanbul hasreti içindeydi, sanırım öyle de öldü.

İddia oydu ki, o Kürt grupçuklarının (İngiliz Servisleri) himayesindeydiler. Buna mukabil Daşnaksutyun, Hınçaksutyun gibi (klasik) Ermeni örgütlerini, Fransız İstihbaratı himaye ediyordu. Paris’de, o yıllarda, Ermeni (muhalefeti) de Kürtlerden daha iyi bir durumda görünmüyordu. Yanılmıyorsam ‘Hayıstan’ adında bir gazete çıkarıyorlardı. Komünist Ermeniler onlardan çok daha faal ve örgütlüydüler. Neresinden bakılırsa bakılsın, 50’li yılların başındaki savaş ertesi Paris’inde de, Türkiye aleyhindeki Osmanlı azınlıklarının geleceği hiç de parlak sayılamazdı.”

Yazar, “Peki nasıl oldu da, sonra?..” diyerek; “Kürtler’in Musul olayında Şeyh Sait İsyanı ile, Hatay olayında Dersim İsyanı ile kullanıldığını” sözlerine ekliyor.

Şimdi bu “Allâme-i Cihan”ın neresini düzelteceksiniz? İdeolojik yanlışlar bir yana, şu küçük yazıdaki maddi yanlışları özetle sıralayalım:

1- Kâmuran Bedirhan, “150’likler”den değildir. Bu aileden, eski Malatya Musasarrıfı Halil Rami Bedirhan bu grup içindedir. (Bkz. İlhami Soysal: 150’likler; Gür yay. İst. 1988 ve Naci Kutlay: “Yüzellilikler” İçindeki Kürtler; Yeni Gündem, 27.1.2001

2- Harput Valisi Ali Galip’le birlikte Sivas Kongresi’ni basmaya kalkışması söz konusu değildir. Bu kongreye katılan Ağuçan piri Seyid Aziz ise Koçgiri İsyanı bahane edilerek 400 kişiyle birlikte Divan-ı Harb’e verilmiş ve canını zor kurtarmıştır. Kâmuran Bedirhan, bu aşamada İçtoroslar’da bir geziye çıkan Binbaşı Noel’le birliktedir. Ne Noel’in “Kürdistan-1919” konulu anılarında ne de bu seyahatte bulunan Celadet Bedirhan ve Ekrem Cemil’in anılarında böyle bir baskından söz edilmez.

3- Kamuran Bedirhan, “Kürt aşiret beyi” değil; Bedirxan Mîr Ailesi’nden gelen bir Kürt aydınıdır. Bu aile bireyleri, 1898’de ilk Kürt kimlikli gazeteyi çıkardığı gibi sonraki demokratik Kürt örgütleriyle basın organlarında aktif rol almışlardır. Ağabeyi Celadet’le birlikte Almanya’da eğitim görerek akademik kariyer yapmış, daha sonra Paris’te Sorbon Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Nazım Hikmet, 1962’de kendisine Kürt sorunuyla ilgili önemli bir mektup göndermiştir. Eşiyle, Nazım’ın annesi akrabadır aynı zamanda. Paris Kürt Enstitüsü’nün de Yılmaz Güney ve Server Tanilli ile birlikte kurucularındandır.

4- İsviçre’de Kürt mücadelesi veren Kürt aydını “Feridun” değil, Nureddin Zaza’dır. Ağabeyi Dr. Ahmed Nafiz Yekbûn’la birlikte Kürt davası içindedir.

5- 1950’li yıllarda Ermeni aydınlarıyla görüşmesi son derece normaldır. Çünkü Bedirhanlar, Ermeni soykırımını hep lanetlemiş ve Kürt- Ermeni kardeşliğini savunmuşlardır.

6- Kürt aydınlarının İngiliz İstihbaratının himayesinde olduğu da bir yalandır. Tersine, kimin önce Alman militarizmiyle birlikte ülkenin bölünmesine yol açtığı, ardından 1921 ve 1922’de İngiliz ve Fransızlar’la gizli anlaşmalar yaparak Lozan öncesi “Kürtler’i sattığı…” açıkça bilinmektedir.

7- Bu gizli anlaşmalarda, daha 1916’da gizlice hazırlanan Sykes-Picot Anlaşması’nın realize edilerek, Güney ve Rojava Kürdistan’ının nasıl peşkeş çekildiği; dolayısıyla bunun 1925 Kürt İsyanı ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı açıktır. Tersine, İsyanın bastırılması için İngiliz ve Fransızlar’dan nasıl destek alındığı da herkesin malumudur.

8- “Dersim İsyanı” denen şey, Hatay sorunuyla hiçbir ilgisi bulunmayan ve yıllar öncesinden planlanan, Cumhuriyet döneminin en büyük Kızılbaş- Kürt soykırımıdır.

Sosyalist aydın ve yazar geçinen Attilâ İlhan’ın, küçük bir yazı kesitindeki maddi yanlışlar bunlar. Bir zamanlar Uğur Mumcu da en iddialı çalışmalarından “Şeyh Sait Ayaklanması”nı büyük bir reklamla Cumhuriyet gazetesinde dizi yazı olarak yayımlamış ve gazeteye sadece maddi yanlışlarını gösteren 10 sayfalık bir eleştiri yazısı yollamıştım. Cevabi yazım, Hasan Cemal’in Yayın Yönetmeni olduğu o dönem iç çelişkilerden dolayı yayımlanmamış ancak kendisi beni arayarak, yazımdan dolayı teşekkür ettiği gibi, kısa süre sonra yayımlanan kitabının ismini de “Kürt-İslam Ayaklanması” olarak değiştirmişti. (Bu eleştirel cevabın ilk yayını için bkz. Deng Dergisi, Sayı:13/ 1991).

Ahmet Kahraman’ın yanımda Ahmed Arif’e verdiği söz!

1960’lı yılların ikinci yarısında Akşam gazetesinde muhabir olarak çalıştığı dönemde gıyaben; 1970’li yılların ikinci yarısındaysa Politika gazetesinin Ankara Temsilcisi olarak doğrudan tanıdım Ahmet Kahraman’ı ve fazla görüşemesek de dostluğumuz devam ediyor.

Kahraman, Kürt Teali Cemiyeti’nden AZADİ’ye, oradan da XOYBÛN örgütüne evrilen Kürt özgürlük mücadelesi üzerinde yoğunlaşan ve Türk resmi tarihinin yalan ve çarpıtmalarını sergileyen bir yazısına şöyle başlıyordu: “Bir zamanlar, Ahmed Arif’e verilmiş sözüm üzere, konumuz yine ağırlıklı olarak Kürt ve Kürdistan…” (Öz- Po, 17.9. 2019).

Türkçe şiirin en büyük isimlerinden Diyarbekirli Ahmed Arif, Hakka yürümüş ve Ankara’daki Asri Mezarlık’ta kendisini toprağa verdikten sonra, dönüş yolunda Ahmet Kahraman koluma giriyor ve şu sözü veriyordu: “Bundan sonra Kürtler’den ve Kürdistan’dan başka şey yazarsam nâmerdim!..”

Kendisi hatırlar ya da hatırlamaz ama hatırlayacağını sanıyorum… Ahmed Arif’le ortak yanları vardı. İkisi de Kürt ve Ankara basınında geçimlerini çıkarmak için çalışıyorlardı. Tek şiir kitabı belki Dünya’da en çok satan Ahmed Arif, geçim sıkıntısı içinde ve Leyla Erbil gittikten sonra yayımlanan şiirsel- mektuplarına bakılırsa biraz da sırlarıyla aramızdan ayrıldı. Ama her şiiri bir “Manifesto” gibi…