Kürtler, Türk dincileri ve erken seçim

TC, Osmanlı devletini darmadağın eden batılı güçlerin, kendisine ayırdığı topraklarda var oldu. Lozan anlaşması, yurttaş haklarını, özgürlüklerini içeren anayasasıdır. 
Ama ülkeyi teslim alanlar korku sendromundan muzdaripti. Canı alınmış, kimisi esir konumuna düşürülmüş halkların ve o ülkesinden kovulmuş mülk asıl sahibinin (Padişah) birleşip, bir gece yarısında ani baskınla, her şeyi ellerinden almakla da kalmayıp, gırtlaklarını da kesebileceğinden korkuyorlardı.
Korkulardan kurtulup, huzur içinde uyumak için, muhtemel baskında karşılık verecek yandaşa, gönüllü muhafıza ihtiyaçları vardı.
Kemalist rejim, aranan muhafızları İslam’da sentezinde buldu. Ben Müslümanım diyen herkes Türk olmuş oluyordu. Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar ve öteki Balkanlılar yaşamak için, tabur tabur Müslümanlaşıyorlardı.
Kemalist rejimin “alt tarafları”, eğitim düzeyi düşük, yaşama kalitesi geri ama iyi muhafızlardı. Kullananlar tarafından “sağcı” diye payelenen, yerine göre dindar, meşrebine göre halis, muhlis Türk diye cilalanan, ama ıslık sesi üzerine derhal “galeyana” gelen, “vur” deyince, kıran…
Recep Erdoğan’ın kutsarcasına yüceltip, görüşlerini, AKP’nin yolunu aydınlatan ışık haline getirdiği Necip Fazıl’ın deyimiyle, Türkten üretilmiş dincilerdi bunlar. İslamla bütünleşmiş Türk, yani Türk İslam sentezi…
AKP ve MHP’nin kitle tabanı buydu. Bunların seçkinleri bugün su başlarındadır. Sermaye muslukları ellerinde.
Bu kesimin büyük bölümü, Kemalizmin “gidecek başka yeriniz yok” hipnozu ile korkutularak etrafa yabanileştirilen, kendisinden olmayanı düşman haline getiren ırkçı…
Din ise bunların geçim yolu…
Ali Akel, dinci-ırkçı AKP kabuğunda, dinci cenahtandı. Hükümetin Roboskî katliamında takındığı devletçi tavrını eleştirince, iktidarın yayın organı bir gazetedeki işini kaybeden Ali Akel, Ruşen Çakır’la röportajda, Türk dincilerinin özüyle ırkçı olduklarını, bu yüzü yaşıyarak gören dindar Kürtlerin yollarını ayırdıklarını anlatıyordu.
Akel, içlerinden biri olarak, Türk İslamcılarının 1990’larda olduğu gibi bugün de “Kürt” ve “Kürdistan” kavramlarına karşı çıktıklarını söylüyor ve bu yıl yaşanan bir olayı İslami ırkçılığa örnek göteriyordu:
“Mazlum-Der’in Ramazan ayında Fatih Camii avlusunda düzenlediği “Roboskî’ye Adalet” etkinliği, “Ümmetin yolu Kürdistan’dan geçer mi?” şeklinde bir döviz açıldığı için ellerinde silah, bıçak, satır bulunan bir grubun saldırısına uğradı.”
Akel, Kürt dindarlardan bir kesiminin “Müslümanlar iktidara gelince sorun çözülür” düşüncesinde olduğunu, fakat AKP iktidarıyla bu görüşün hayal kırıklığıyla sonuçlandığını söylüyordu.
Doğru bir tesbitti, bu. Çünkü Kürtler, bu iklimde olmayan vicdan ile adeletin dinciler sayesinde yeşereceğine inanıyorlardı. Ama hayal kırıklığıyla kalakaldılar. Dinci iktidarda vicdan ve adalet duygusu yine ölü, umudun yeri taş ve kaya, göğü erişilmez uzaklıktaydı. Yapılacak tek şey yollarını ayırmaktı.
Camilerini de ayırdılar. Çükü, değişen bir şey yoktu. Öldürülmüşlerinin katilleri eskisi gibi meçhuldu.
12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve 13 yaşındaki Ceylan kızın yakınları katilin peşine düştükleri için ceza almışlardı.
Sokak ortasında vurulan Aydın Erdem’i anan arkadaşlarının başına gelenleri ise Taraf gazetesi şöyle haberleştiriyordu:
“Diyarbakır’da bir gösteri sırasında açılan ateşle hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Aydın Erdem’i andıkları ve anadilde eğitim hakkı için protesto gösterisi yaptıkları gerekçesiyle yargılanan üniversite öğrencilerine ceza yağdı. Üç yıldır tutuklu yargılanan beş üniversite öğrencisine yedi ile 17 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi. Aydın Erdem’i öldürdüğü iddia edilen polis hakkında ise takipsizlik kararı çıktı.”
Çocukların bir gösteride taşıdığı pankartaki, ironik sözler, AKP iktidarının Kürtlere karşı yürüttüğü topyekün savaşın ifadesiydi. Şöyle deniliyordu:
“Sokaklarda türkü söyleme, boynuna puşi bağlama, geleceğine, sağlık hakkına sahip çıkma, yargılanırsın çocuk!..”
Gazeteler, 13 Tıp Fakültesi öğrencisinin, sağlık taraması ile bölücülük suçu işlemekten tutuklu olduğunu yazıyordu. İktidarı eleştiri, askeri darbelerde bile görülmeyeni ile bölücülüktü.
Bütün siyasi partilerin kadın, gençlik kolları, her kesimden insanı barındıran üye listesi vardı. Ve tabii ki seçilmişleri…
Seçilmişi (Milletvekili, Belediye Başkanı, İl genel meclis üyesi, parti yöneticileri) ve üyesiyle 10 bin Kürt, AKP iktidarının tutuklusuydu. TC tarihindeki, askeri darbeler sürecinde, bu kadar çok Kürt tutuklanmış mıydı, bilmiyorum.
Ama bir şeyi daha biliyorum:
Parlamentodan hırsızlıktan, dolandırıcılık, sahtekarlık ve kalpazanlıktan sanık milletvekilleri, AKP’li büyük Türk büyükleri var. Hiç birine dokunulmuyor.
Ama AKP, 10 tane Kürt milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırıp, hapishaneye sürüklemek istiyor. Bu milletvekillerinden hiç biri hırsızlıktan, sahtecilik, dolandırıcılık ve kalpazanlıktan sabık değil. AKP’nin düşünce, duruş suçlusu bunlar…
Kürt liderlerden Gülten Kışanak, dün Neşe Düzel’le röportajda meydan okuyordu, AKP iktidarına:
“Parlamentoda 35 kişiyiz. Dokunulmazlığın kaldırılması halinde birlikte hareket ederiz.”
Birlikte hareket, parlamentodan çekilme demektir. Yani erken seçim…
AKP, erken seçimle, Recep Erdoğan’ın devlet başkanlığına sıçrama hesaplarını erkene mi almak istiyor?
Göreceğiz…