Kürtlerin direnme ve kendini savunma hakkı!..

Yaşar Kemal, İnce Memed romanının birinci cildi başında, “duvar dibinde resmim aldılar; ak kağıt üstünde tanıyın beni” diyor ya, ben de Türklerin yüz yıllık Kürdistan vahşetini özetleme işini Fehim Taştekin’e bırakıyorum. Taştekin, “Kürtlerin gözünde vaziyet: Elde var umut!” başlıklı, son yazısının girişinde, yaşanmış halleri özetliyor:

“Sindirmek için, cana kasdetmek muktedirlerin rutinidir. Öldürmeyi hak görürler. Muktedirin kutsallığı, sindirilmiş tebaanın gözünde, zaten mazurdur. Evi yakmak, kapı eşiğinde köpeği vurmak, kümesteki tavuğu boğazlamak, korkuyu (terörü-AK) ebedi kılmanın denenmiş yolu, sindirmede ikinci seviyedir. Anaların yasını ebedi kılmak için, cesetlere eziyet ve mezarları tahrip evvelkilerin de belki akıl edemediği bir başka seviye. Burada böyleyse, sınır ötesindeki sınırsızlığı düşünün! Talancıyı, yağmacıyı, fidyeciyi Afrin ve ele geçirilen diğer bölgelerin başına bela edenlerin sınırsızlığı!..”

Ne diyeyim, zulmün özeti bu.

Rojava’nın özetine bir ek yapmak istiyorum. Ben de, bölgede yayın yapan bir televizyondan yeni öğrendim. Türk ordusu, Rojava’da Kürt çocuklarını çalıyor, kiralıkla IŞİD (DAİŞ)’çilere katıp Libya’ya götürüyor ve cepheye sürüyor. Bu çocuklardan, 14 yaşındaki Evdo Şexo ile Usema el Musa’nın ölü bedenleri, iki gün önce Libya’da getirilip ailelerinin kapısına bırakıldı.

Oysa çocuk savaşçı, uluslararası anlaşma ile savaş suçudur. Bu suçun işlendiğini ise dünya biliyor ve bu dünya susarak suça ortak oluyor. Ayrıca Amerikalı Trump “sevgili dost”, NATO arkalarında, Rusya 3 milyar dolarlık yandaşken, katili kim görecek ki?..

Seçkinleri giderek lümpenleşen çıkar dünyasında, kimi güçler kafa kesenlerle kanka…

Kan dökücü kötülüğün evrensel literatürdeki bir adı da kan içicilik, yani vampirlik…

Lümpenler dünyasında vampir, el üstünde tutulan ve her gün “ola” denilen bir seçkin…

Bu topraklarda ise kan sevicilik vatan hizmetidir. Türk hamaset şairlerinden biri, “düşman kanıyla sildik palamızın pasını” mısrası ile vampirliğe methiye diziyor ve bu şiiri okul çocuklarına ezberletilerek, öldürme arzusu yeni kuşaklarına ruhuna perçinleniyordu.

Egemen lümpen takım, bu ruhla kurt gibi uluyup, köpek misali havlayarak ve hayvanlaşmanın üstüne “Allahu ekber” nakaratını ekleyerek kann görme çağrısı yapıyorlar.

Vampirlik kutsandığı için, yüz yıldır işgal altındaki Kürtlerin kanı, oluk oluk akıtılıyor.

Günümüzün en büyük Türk büyükleri, kan görmeye alıştırılmış tebaalarını her sabah Kürt kanıyla sevindirik ediyorlar. Kürdistan faaliyetlerini, katledilmişlerin sayısıyla açıklıyorlar.

Bunu yaparken, Kürtlerin de birer insan olduklarını asla düşünmediler. Yaşamaya dair hayalleri, aileleri, seven ve sevilenleri olduğunu asla akıllarına getirmediler.

Recep Tayyip‘i, televizyon ekranlarında anne ve babasının mezarı başında görüyoruz, bazan. Hüzün içinde duruşlu olarak.

Ama aynı Recep Tayyip ordusu ve polisi Kürtlerin acılarını daim kılmak için, ölülere saldırıyor, mezar taşlarıyla savaşıyorlar.

Bu hayvanlara has güdülerin harekete geçmesidir. İnsan olanda, güdü yerine duygu ve düşünce vardır. Mesela yaban ve yabani hayatta, bir hayvanın yaşaması, ötekinin yem olmasına bağlıdır. İnsan olan toplumlarda böyle değildir. İnsanlar akıl ile bir arada uyum içinde yaşarlar.

Ama bu durum Türk egemenleri geçerli değildir. Türk’ün yaşaması için, Ermeniler, Karadeniz Rumları, Asurilerin yok edilmesi gerekiyordu. Güdüleri istikametinde bunu yaptılar. Kürtleri yok etmek için de yüz yıldır kırım yapıyorlar. Yangın ve yıkımla üstlerine gidiyor.

Recep Tayyip’in deyimiyle, Türk’ün geleceği, yani beka için gerekliliktir, bu. Kurdun kuzuyu yiyerek yaşaması gibi, Türk’ün Kürt’ü yok etmesi de hayati bir gerekliktir, yani…

Oysa, bunların güdüleri algılamaktan yoksun ama, Kürt gerçeği öyle değildir. Kürtler düşünen, hayal eden birer varlık, insandır. Kurt cinsinden hayvan hiç değildir.

Kurda tapınan düşmanlarından ayrca farklı olarak, “binamus” ve de “bihisyet” insanlar, toplu olarak onuruna düşkün bir halktır. Dün sövdükleri, ama zoru görünce Merkel, Trump, Putin önünde iki büklüm oldukları üzere, “ver öpim abi” diyerek tornistan edenlerden değildir, Kürtler. “Bûnamus” hiç değiller. Onurlu ve bu onursallık onlarda, Mehmet Tunç‘un dünyaya ilan ettiği gibi, uğrunda ölünesi değerdir.

Ve bu değere bağlılıkla, “çi dibê bila bi bê” diyerek, yüz yıldır yer yüzünün en kıyıcı, en kanlı gücüne direniyorlar. Tek dayanakları da vicdanlarının emrettiği meşruluktur.

Zaman zaman evrensel meşru müdafaa haklarını kullanıp, kurt soyunun yöntemleriyle de cevap veriyorlar. Ne yapalım ki, Kürtler insandır nihayetinde. Duyguları ağır basıyor, bazan. “Al, bak ve nasılmış gör kurt oğlu kurt” diyorlar. Bu da ağır kusur değildir. Direnenlerin de işgalciye aynısı ile misli ile cevap verme hakkı vardır.