Kurtuluş İmralı’da

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki ağır tecrit ve psikolojik baskı sürüyor. Tam bir yıldır Kürt Halk Önderi ile ne ailesi, ne de başka herhangi bir siyasi heyet görüşemiyor. Aslında bir yıldır İmralı’da bulunan hiçbir tutsakla herhangi bir görüşme olmuyor. HDP heyetinin son görüşmesi 5 Nisan 2015 tarihinde gerçekleşmişti. O tarihten bu yana yaşanan çok ağır siyasi ve askeri olaylara rağmen, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile herhangi bir görüşmeye AKP Hükümeti tarafından izin verilmedi. Dolayısıyla Önder Abdullah Öcalan’ın görüşlerini halka ve kamuoyuna ulaştırması engellendi. Zaten avukatlarıyla görüşmesine tam beş yıldır izin verilmiyordu.

Bu durumda tam bir yıldır İmralı’da durumun nasıl olduğu bilinmiyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ve İmralı’da bulunan diğer tutsakların sağlık ve güvenlikleri hakkında başta aileleri olmak üzere halkın ve kamuoyunun herhangi bir bilgisi bulunmuyor. Bundan üç ay önce İmralı’da tutulan iki tutsağın Silivri’ye sürgün edildiği basına yansıdı. Ancak bu kişilerin de İmralı’daki duruma ilişkin kamuoyuna bilgi aktarmalarına izin verilmedi. 

Kuşkusuz bu durum kabul edilir bir durum değildir. On yedi yıldır İmralı’da tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a sıradan bir tutuklu muamelesi yapılamaz. On milyondan fazla insan "Benim siyasi irademdir" diyerek imza attı ve bu imzalar İmralı ile ilgili herkese verildi. Her gün "Öcalan’a Özgürlük" sloganıyla binlerce insan dünyanın dört bir yanında eylem yapıyor. Dolayısıyla bu insanlar "Önderim" dedikleri insanın sağlık durumunu merak ediyor ve sesini duyup görüşlerini öğrenmek istiyor. Yine İmralı’da tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan kendi şahsi sorunları nedeniyle İmralı’ya düşmedi. Bir halkın varlık ve özgürlük mücadelesine önderlik ettiği için Kenya’dan kaçırılarak İmralı’ya kondu. Yani siyasi bir kişiliktir. Dolayısıyla siyasi görüşlerini taraftarlarına ve kamuoyuna ulaştırma hakkı vardır. Tam bir yıldır uygulanan ağır tecrit, hem Önder Abdullah Öcalan’a, hem de onun görüşlerini öğrenmek isteyen on milyonlarca insana uygulanmaktadır.

Peki böyle bir uygulamanın ahlakla, hukukla ve demokrasiyle herhangi bir bağı var mıdır? Olamayacağı çok açıktır. Bir yıldır İmralı üzerinde uygulanan ağır tecridin en başta hukukla bir bağı yoktur. İmralı cezaevi yüksek güvenlikli bir F-tipi cezaevi olarak ifade edilmektedir. Söz konusu cezaevlerinde tutulanlarla iletişim konusu da TC Devleti yasalarıyla belirlenmiştir. İmralı’dan başka aile, avukat ve milletvekillerinin görüşme yapamadığı hiçbir F-tipi cezaevi yoktur. Dolayısıyla İmralı’da TC yasaları işlememekte veya AKP Hükümeti keyfi davranmaktadır. Dahası İmralı sistemi sadece TC’ye ait de değildir; ABD ile AB de bu sisteme dahildir. O halde ABD ve AB yasalarının da gözetilmesi gerekir. ABD ve AB yasalarına göre böyle bir tecrit söz konusu olamayacağı gibi, on beş yılını doldurmuş olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın durumunun değerlendirilmesi de söz konusu yasalar gereğidir. 

Ahlaki açıdan durumu izah etmeye de fazla gerek yoktur. Bir kere Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mevcut statüsü tutuklu veya hükümlü statüsü değil, çok açık bir biçimde bir rehine statüsüdür. Bir kişiyi rehine almak ve rehine tutmak da en kötü bir terör eylemi görülmekte ve insanlık suçu sayılmaktadır. Hele hele bu durum görüşlerini açıklamasına izin vermemek için, yani susturmak için yapılıyorsa elbette çok daha ağır olmaktadır. Bir devletin kendi görüşlerini kabul ettirmek amacıyla bir kişiyi rehin alması ve onun insani haklarını kısıtlaması kadar ahlâk dışı bir tutum olamaz. Esir veya rehin alınan bir kişi üzerinde böyle baskı uygulanamaz.

Konuyu demokrasi açısından değerlendirmeye bilmem gerek var mı? Hangi demokrasi, kırıntı düzeyinde bile olsa, böyle bir baskıyı kabul edebilir? Etmeyeceği çok açıktır. Batı sisteminde demokrasinin en temel bir özelliği olarak ifade ve görüş açıklama özgürlüğü yer almaktadır. Dikkat edilirse, bir yıldır İmralı’da uygulanan ağır tecrit ile bir yandan ifade özgürlüğü kısıtlanmakta, diğer yandan ise milyonlarca insanın bilgi edinme hakkı ortadan kaldırılmaktadır. AKP iktidarının faşist karakteri kendisini en açık bir biçimde İmralı’daki uygulamalarda göstermektedir. İmralı’daki durum hem Türkiye ve hem de Batı sistemi için demokrasi barometresi haline gelmiş durumdadır. 

Kuşkusuz bu belirttiklerimiz önemlidir; ancak bunlardan çok daha önemlisi İmralı üzerinde bir yıldır uygulanan ağır tecridin ortaya çıkardığı siyasi sonuçlardır. Aslında 5 Nisan 2015 tarihinden bu yana Türkiye’de siyaset işlememektedir. Evet siyasi kurumlar vardır, bu bir yılda iki kez seçim yapılmıştır, siyaset kurumları işliyor gibi görüntü vermektedir; ancak bunların hepsi biçimseldir ve görüntüdür. Geçen bir yıllık süre içerisinde siyaset kurumları Türkiye’nin hiçbir sorununu çözmemektedir. Aslında siyaset kurumları iğdiş edilmiştir, siyaset iflasa götürülmüştür. Geriye iki şey kalmıştır: Birisi Tayyip Erdoğan’ın tek belirleyiciliği ve emrediciliği, diğeri ise 24 Temmuz 2015 günü başlatılan topyekün özel savaş saldırısı. Son bir yılda Türkiye’de siyaset yerini bu iki güce bırakmıştır.

Tayyip Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğünün ve bu temelde yaşanan savaşın sonuçları ise ortadadır. Her gün bu vahşi savaşın sonuçlarına ilişkin bilançolar yayınlanmaktadır. Belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık ve ağır yıllarından biri yaşanmıştır. Bu yılın ölü ve yaralı bilançosu ağırdır. Başta Cizre ve Sur olmak üzere şehirler yok edilmiştir. Binlerce insan tutuklanıp zindanlara konmuştur. Daha da önemlisi ahlaki değerlerde çok ciddi bir aşınma yaşanmıştır. Çünkü yaralı insanlar üzerine benzin dökülerek cayır cayır yakılmış, öldürülen insanların cenazeleri zırhlı araçlara takılarak sürüklenmiş, katledilen kadınların cesetleri çıplak edilerek sergilenmiş, mezarlıklar uçaklarla bombalanarak tahrip edilmiştir.

Bütün bunların sonucu, Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama iradelerinin dinamitlenmiş olmasıdır. Eğer devrimci-demokratik güçler olmasa, mevcut AKP iktidarı altında Türkiye’nin birliğinin yok edilmiş olduğu tartışmasızdır. Dahası başta Kürdistan olmak üzere Türkiye’nin her tarafında insanlar sokağa çıkamaz hale gelmiştir. Yaşanan topyekün özel savaş saldırısı nedeniyle insanların can güvenliği kalmamıştır. Bugünün can güvenliğinin ortadan kalkması ise, yarının umutlarının yok olması anlamına gelmektedir. AKP iktidarı altında Türkiye’de hiç kimsenin geleceğe güvenle bakabilme durumu yoktur. Türkiye’de yaşayan halkların durumu böyle olduğu gibi, AKP iktidarının durumu da böyledir. 

AKP Hükümetinin soykırım düzeyindeki Kürt düşmanlığı Türkiye’yi tarihinin en büyük tehlikesi içine sokmuştur. Kürt soykırımını uygulama temelinde kendi iktidarını sürdürebilmek için Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu yönetiminin yalvarmadığı güç ve vermediği taviz kalmamıştır. Bir zamanlar kabadayılık yaptıkları Yahudiler önünde neredeyse diz çöker hale gelmişlerdir. ABD’den Rusya’ya, Avrupa’dan İran’a çalmadıkları kapı kalmamıştır. KDP, El Kaide ve DAİŞ gibi güçlerden medet umar duruma düşülmüştür. 

Sonuç, her gün biraz daha fazla batağa batış olmaktadır. Söz konusu güçlerin Türkiye’yi kurtarmak gibi bir dertlerinin olmadığı açıkça ortadadır. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu yönetiminin kurtuluşunu da sağlamayacaklardır. Tersine söz konusu yönetimin içine düştüğü durumdan oldukça memnun görünmektedirler. Biraz daha fazla taviz koparabilmek için AKP yönetimi üzerinde sürekli ameliyat yürütmektedirler. Türkiye zaten böyle kurtulmaz; Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu yönetimi için de böyle bir kurtuluşun olamayacağı açıktır. Geriye tek kurtuluş kapısı olarak İmralı kapısı kalıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan başka Türkiye’yi içine düşürülmüş olduğu bu durumdan kurtarabilecek tek bir güç bu dünyada bulunmuyor.

Peki AKP iktidarı söz konusu bu kurtuluş kapısını kullanabilir mi? Besbelli ki bu şansı kaybetmiş bulunuyor. Aslında geçen süreçte AKP’ye bu yönlü çok fazla şans verildi. Ama hiçbirini doğru değerlendirmedi. Tüm imkanlara hile ile ve kendi iktidarını güçlendirme temelinde yaklaştı. En sonunda 5 Nisan’dan itibaren İmralı görüşmelerini durdurup mevcut topyekün saldırıyı başlatarak kurtuluş şansını yok etti. Dolayısıyla artık AKP’nin şansı bulunmuyor. Kendisi şansını kaybetmiş olduğu için de, hiç kimsenin bu kurtuluş kapısını açmasına izin vermemeye çalışıyor.

AKP-MHP dışındaki Türkiyeli güçlerin işte bu gerçeği iyi görmesi gerekiyor. Bu gerçeği görerek, tek tek veya birlik halinde Türkiye’yi mevcut çıkmazdan kurtarabilmek için İmralı kapısını çalmaya çalışması gerekiyor. İmralı’da bir yıldır süren ağır tecride karşı çıkarak, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü istemesi gerekiyor. Bu konuda Kürt halkının yürüttüğü "Öcalan’a Özgürlük" kampanyasına destek vererek, bir yıllık ağır tecritle birlikte İmralı sistemini de yok edecek bir mücadeleyi geliştirmesi gerekiyor. Çünkü İmralı’daki tecrit sadece Kürtler için değil, tüm Türkiye halkları için bir ağırlaştırılmış tecrit oluyor.