Kürt’ün dokunulmazlığı…

Kürtler de televizyonda seyretti, sesini duydu. AKP rejiminin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Birleşmiş Milletler Genel kurulunda, Filistinlilerin davası için uçuk ruhunu havalandırıyor, dünyayı kandırma çukuruna çekercesine, halkların hak ve özgürlüklerini savunuyor, aynısıyla şöyle bağırıyordu:
"Filistin, geleceğine sahip çıkmak için, mücadele ediyor!.."
TC, Filistinlileri esirgeme, özgürlükleri avuçlarına koyma konusunda cephe savaşçısıydı. Rolünde sahici edalı, insanlığı tartan terazi.
Oysa, İsrail’le savaş halinde olan Filistinliler bir ülkesi var. Birleşmiş Milletler’de sandalyesi de olan bir devlet. Yani Kürtler gibi ayak altı, köle, ülkeleri hapishane değil.
İsrail’de yaşayan Filistinliler, parlamentoda kendi seçtikleriyle temsil ediliyorlar. O seçilmişler, TC Dışişleri Bakanının deyimiyle, Filistin’in geleceğinin mücadelesini veriyor, buna rağmen, İsrail parlamentosundan kovuluyor, hapsedilmiyorlar…
TC’nin derdine yanıyor gibi yaptığı Filistinliler böyle de, bir de gelenekleri, yaşama biçimleri, dilleri, adap ve terbiyeleriyle Türkler’den apayrı bir halk olan Kürtler ve ülkeleri Kürdistan’ın hallerine bakalım:
"İnsanlık nerede, bunlar nerede”, ya da "insanlık bunlara kaldıysa vay halimize" demiyor, bunların ne kadar insan, hangi dereke ve derecede dindar olduklarını görmek için, "al işte, Kürdistan’ı seyrele" diyorum!
Kürdistan açık, kapalı mekanlarıyla bir hapishane, TC hapishanenin dışında muhafız, içeride gardiyandır. Irkçı terör şarkının nağmelerinde, güneşin renklerinde, her yerdedir.
Hapishane olan ülkede, cinayetler işleniyor. Suçlunun ardına düşen, suçlu oluyor.
 Kürtlerin dili yasakla zincirli, insan olmaktan kaynaklanan bütün hak ve özgürlükleri postal altında.
Meydanlarda seyirciye açık işkence sahneleri, sokaklarında başını uzatıp yüz buruşturanlara gaz bombaları, cop darbeleriyle saldırı…
TC’nin gözü, kulağı Kürtlerin yatak odaları, oturma salonlarındadır. Onlar kendi ülkelerinde esir, hayatları gözetleme altındadır.
Son iki yılda evi, yatak odası, telefonu dinlenenlerden 10 bini kapalı hapishane olan zindanda tutukludur. Bunlar tarlada, çayırda çalışan, sürüler, nahırlarla ilgilenen, ticaret yapan, yani üretimle ailelerini geçindirenlerdir. Tutuklanmaları, bu yönüyle de amaçlıdır. Amaç maddi ambargo, yani açlık terörü ile Kürtleri yıldırmak, esir almaktır.
Zulümde de, bunlar dünlerinin çığırında gidenlerdir. 1920’ler, 1990’larda ekinleri, bağları, bahçeleri yakıyor, soygun ve haraçla Kürtlerin elindekini alıyor, tutukluyorlardı.
Kürdistan seçilmişlerinin parlamentodan cezevine gönderilme de yeni değildir.
Parlamento ta başından, Atatürk’ten beri zaten göstermelik, maksat "demokrasi var" desinler oyununun bir parçasıydı.
Türk parlamentosunda, herhangi bir olay, durum ya da sorununun tartışılıp karara bağlandığını söyleyecek biri var mı? Hangi mesele, hal yoluna girdi, bugüne kadar?
Onu da bırakalım, kaç parlamento üyesi, Suriye’ye neden savaş ilan edildiğini biliyor? Ya halktan toplanan paraların nerelere gittiğini?..
Parlamentodaki Kürt temsilcilerden 10 tanesinin cezaevine gönderme hamlesine gelince:
Hangi Kürdün, hane, insani dokunulmazlığı oldu da kendini inkar etmeyen parlamenterin dokunulmazlığı olsun? Askerler, varlıkları moral bozuyor dedikleri için, Tansu Çiller 1994’te seçilmişleri hapishaneye göndermedi mi? Onların, 10 yıl boyunca niçin cezaevinde tutulduğunu bilen, hatırlayan var mı?
Bugün de dünün devamıdır. Değişen bir şeycik yok.
"Ordunun emir ve konutasına son verildiği" ise büyük yalandır. Düne göre çarkta değişen tek şey, AKP ile generallerin kaynaştığı koalisyondur.
Onun dışında, askeri rejim gizli ve açık labirentleriyle berdavemdır. Darbeleri araştırma komisyonunda dillendirilen 100 kişilik sivil gizli silahlı teşkilat, yani "derin devlet" denilen çete bu söylediklerimizin kanıtıdır. Ayrıca, seçilmişleri talimatla yönetip, yönlendiren Milli Güvenik Kurulu da iş başındadır.
O nedenle Roboskî katliamı kutsandı. "Faili meçhul" denilen devlet çetelerinin cinayetleri saklı kaldı.
O nedenle, Kürt seçilmişlerin yeniden hedef alınmasının nedeni, yolda gerilla ile karşılaşmaları ve bunun üzerine mevzilenip kurşun atma, sövüp sayma yerine onları Kürt gelenekleriyle karşılamaları değildir. Asıl öfke, AKP-generaller koalisyonu yalanlarının ifşa olması, halktan sakladıkları sırın ortaya çıkmasıdır.
Sivil-General koalisyonu, "Türke Türk propagandası"nda Kürdistan’da duruma hakim olmadıklarını söylüyordu. Ortaya çıkan resim ise onları yalanlıyordu. Generallerin zoruna giden buydu. Bu nedenle Recep Erdoğan’a "yakala" diyorlardı.
Yoksa, Recep Erdoğan adamları aracılığıyla Kürtlerin lideri Öcalan’la el sıkışıyor, dağdan gelenler için, Habur’da "hoş geldin" töreni düzenliyor, Oslo’da kucaklaşıyor ve bütün bunlarda hiç bir sakınca görmüyordu.
Yenide yazının başlığına dönersek, 2012 yılında yara-bere içinde kalan seçilmişlerin başına gelenler tanıktır ki, aslını inkar etmeyen hiç bir Kürdün, dokunulmazlığı olmadığı gibi Kürdistan mücadelesi de seçilmişlerin dokunulmazlığı ile yayılıp, büyümedi.
Tersine, Türk parlamentosunda olmaları kopuşun freniydi…