‘Laiklik Bildirisi’

Kavramlar üzerinden tartışmaya alışık olmadığımız bir memlekette yaşayınca elbette at izi it izine karışıyor. Bu hep böyleydi ya, artık safların daha keskin çizgilerle belirlendiği, birinin diğerinin alanına adım dahi atamadığı daha vahim bir noktadayız. Misal laiklik iyidir, yani halk değilse de devlet laik olmak zorundadır. En azından demokrasiyi içselleştirmiş ülkelerde böyle olması gerekir. Ama bizde laiklik deyince akla kemalistler, ulusalcılar, daha ötesinde din düşmanları geliyor. Böyle bir ezbere ya da kafamıza kakılmış bir fikre kapılmamızı sağlayan da bizzat Cumhuriyet ideolojisi. Laiklerin ve dincilerin aslında ortak yanları belli: İki taraf da birbirine düşman. Şort giyen kadını tekmelemek nasıl caizse, başörtülü kadının yanından vebalı gibi kaçmak da aynı saikle verilmiş tepkiler.

Önceki gün basına (ziyadesiyle sanal âleme) düşen fotoğraflardan bir kare: HTKP (Halkın Türkiye Komünist Partisi) Başkanı Erkan Baş, yerlerde. Kafası bir polisin bacağının arasında, kolu ters dönmüş, kelepçelenmeyi beklemekte. Halkın Türkiye Komünist Partisi adının çağrıştırdığı abesliğin üzerinden atlayarak sorayım. Bu görüntü kayıtsız kalınacak bir görüntü mü? Hayır! Peki “Laiklik Bildirisi” adı altında yazılanlara kendini sol cenahta gören herhangi birinin karşı çıkması olası mı? Ona da hayır. Ne yazıyordu bildiride ve onu taşımak niye suç unsuru; hatırlayalım: 

“Türkiye’yi 14 yıldır din tüccarları, din bezirgânları yönetiyor. Türkiye’yi on dört yıldır kendi çocuklarına gemicikler alanlar, paraları sıfırlayanlar, saraylarda oturanlar, bunu yaparken de halkın en samimi inançlarını sömürenler yönetiyor. Türkiye’yi on dört yıldır zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapanlar, halkın sofrasındaki ekmeğe göz koyanlar, sofradaki o ekmekten her gün biraz daha çalanlar, bunu yaparken de sürekli ‘Ezan, kuran, din, iman’ diyenler yönetiyor. Bu din tüccarları, bu kan emiciler, düne kadar Gülen Cemaati ile ortaktılar. ‘Ne istediler de vermedik’ diyorlardı, ‘Alnı secdeye gelen adamdan zarar gelmez’ diyorlardı. Sınav sorularını birlikte çaldılar, mülakatlarda torpil yaptılar, liyakat esasına göre değil tarikat mensupluğu esasına göre atama yaptılar, devleti kendi kadrolarıyla doldurdular.”

Diye devam ediyor. Buraya ve bundan sonra yazılanlara itiraz etmek için iktidara yanaşma derdiyle kavrulmak lazım. Onu yapmıyoruz fakat bunu yazanların, bu bildiriyi dağıtanların da yanına yan(a)şamıyoruz. Neden mi? Çünkü Gezi rüzgarını arkasına alarak bir oluşum haline gelen Birleşik Haziran Hareketi, bünyesinde barındırdığı çeşitli fraksiyonlarla bir parti disiplininden çok aktivist bir hareket olarak yer almayı, misal HDP’ye mesafeli durmayı, kendi düdüğünü kendi öttürme kararı aldı. Biz istediğimiz kadar Gezi, kimsenin değildi diyelim. Onlar bizimdi dedi ve yollarına öyle devam etmeyi tercih etti. Bu durumda laiklikle ilgili her türlü talep de onlarla yan yana durulursa dillenecek bir slogan haline geldi. 

İktidara karşı saf tutmanın, bu safların da mitoz bölünme yoluyla parça pinçik hareketler olarak etrafa saçılması, aslında iktidarın da ekmeğine yağ sürdü. Şort giyen kadına tekme atacağına, tepkini mırıldanarak belli et diyen kıt akıllı Başbakan’ın açtığı yolda, tam gaz ilerleyenlerin ağzından salyalar akıtarak linç etme hevesleri hiçbir zaman kursaklarında kalmıyor. Meydan onların çünkü. Ve fakat buna karşı gösterilen tepkilerin de ilkesel olarak ayrışan ve gitgide yamalı bohça haline gelen tepkileri, seslerini yalnız kendi gibi olanların duyduğu kısık itirazlar olarak havada uçuşuyor. Buradan nasıl çıkacağımıza dair bir fikrim yok, umudum da… İslamofaşizmin yükselerek kendi meşruiyet alanını yarattığı aşikar. Her türlü muhalif eylemin başının ezilmeye çalışıldığı da. 

Benim gibi biçare azınlıklarda kendilerine sığınacak liman arayadursun… Gezi’yi Rojava devrimiyle karşılaştıracak kadar, hatta Gezi de bir tür Rojava’dır diyecek kadar dangalaklaşan, aymazlıkta sınır tanımayan, “Gezisevicilerinin” yanında mı duracaksın Suna yoksa bir kadın olarak ne zaman nerden geleceği belli olmayan bir İslamcı tekmesiyle savrulacak mısın? Ya da soruyu daha basit bir biçimiyle şöyle sorayım; şortunu giyip sokağa çıktığında başına bir şey gelse, senin arkanda duracak birileri olur mu? Al işte Beyaz Show’a telefonla bağlanan Ayşe Öğretmen, “barış istemek suçuyla” adliye kapılarında. Kadın haklı diyen 38 kişi de aynı garabete uğradı. Burdan öte yol var mı?

Barış için, demokrasi için, bütün halkların özgürlüğü için ne dediğimiz, kimlerle birlikte saf tutup da söylediğimizle ölçülüyor. Üstelik bu terazinin de şakulü kayık. Gel de çık işin içinden.