Mafya hukuk sevmez…

Devletle haydutluğu, geniş anlamda mafyayı, çeteciliği ayıran çizgi, hukuktur. Hukukun ortadan kalktığı yerde haydutluk, çetecilik veya mafya işleyişi başlar.

Ancak, Türk devleti yüz yıla yaklaşan ömründe, toplasanız 10 yıl hukuk devleti olarak yaşamadı. Darağaçlarının gölgesinde korku cumhuriyeti olarak yola çıktı. Sıkıyönetim, OHAL ile yine hukukun rafa kalktığı askeri dikta olarak yaşadı.

Bugün ise her şey şekilde görüldüğü gibidir. Mafyanın en namlı reisi Al Kapon’un düzenini aratmayan bir çark. Gözü de, gönlü, karnı da bir türlü doymayan aç gözlü bir görgüsüzlerin şiddet ve zindan düzeni. Mafyanın bile yapmadığı ile zindan inşaatlarını, yatırım olarak sunan yabanıl türediler….

Ancak, bu manzara birden bire türemedi. Aniden yeşermedi.

NATO ile bütünleşen şemsiyenin koruyucu gölgesinde, can suyu niyetine verilen tavizler, sırt okşama ve göz yummalarla yavaş yavaş gelişerek, bugün kurbanlarını altına almasını dehşet içinde seyrettiğimiz canavar haline geldi.

Fransa, İtalya, Almanya’dan sonra Amerika Birleşik Devletlerinin rehinelerini kurtarmak için pazarlığa oturması, Ortadoğulu basit diktatöre boyun eğmek, “güç sende” diyerek teslim olmaktı. Amerika’nın, rehine rahip Bronson’a karşılık, rehine kurtarma adına “al fidyeyi, ver adamımı” pazarlığı ile üç Kürt liderin başını öne sürmesi, Ortadoğu’nun ilkel labirentlerinde “süper gücün biatı” olarak propaganda edildi. Diktatör, bununla kamuoyu desteği devşirdi.

Fakat, bütün bunlar birden bire değildir. Mafyalaşma süreci, soğuk savaşın bitimiyle başladı. Batı sistemin hoşgörüsüyle, dünya hukuk sistemine kafa tutan canavara dönüştü.

Batının bu gidişte sorumluluğu var. Çünkü eğilimi, ilk defa Ecevit’in Dışişleri Bakanı İsmail Cem tarafından dile getirilmişti. Cem, “Batının teknoloji ve sanayi varsa, bizim de ordumuz var” diyerek, yayılmacılığa dair adımlar atmış, daha sonra Somali’ye, Afganistan ve Bosna’ya asker göndermede, ilk defa NATO normlarının dışında, “bizim öz çıkarlarımız” denilmişti. Irak savaşında, askeri güç vermeye karşılık, Başkanı Bush’un deyimiyle Amerika ile “Teksaslı at tüccarı gibi pazarlık” edilmiş, ancak ganimeti tatminkar bulmadıkları için, askeri hizmette geri durmuşlardı

Türk daha sonra, Ortadoğu projesini fırsat bilip çeteler devşirerek, kendi hesabına Irak ve Suriye’ye kapıdan, bacalardan dalmıştı. Bu arada Batı engelini de “istediğimi vermezseniz Rusya’ya giderim” şantajıyla aşmışlardı.

Suriye ve Irak topraklarını, gelecekleri (bekaa) için engel, büyük tehlike olarak gördüklerini ölüm tarlası olarak kullandılar. Bu arada daha geniş işgal alanları ve daha çok Kürt öldürme hırsıyla, devlet çetelerle bütünleşti. Ancak, ünlü mafya reisi Al Kapon’u bile zulümde geride bıraktılar. Al Kapon ve adamları çocukların canına kıymamış, bebeklerin mamasını çalmamış, genç insanları topluca diri diri yakmamışlardı.

Gelgelelim, kanlı diktatör hala Batı dünyasında itibar görüyor, Londra’da, Berlin, Paris ve Washington, NewYork’ta ağırlanıyor, ayaklarının altına halılar seriliyordu. Bunlar olurken, parlamenter ve belediye başkanları başta olmak üzere, Kürtleri gruplar halinde zindanlara dolduruluyor, talan, yıkım ve yangınların toz ile dumanı bulutlaşıyordu.

Batı dünyası diktatörü ağırlayıp pohpohlamaktan kördü, sağır ve dilsizdi.

Ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), nihayet, iki yıldırdır tutuklu bulunan Kürt lider Selahaddin Demirtaş’ın kişiliğinde bir karar vardı: Olanlar hukuk dışıydı. Zulümdü. Selahaddin, hukuka değil, politik çıkara dayalı olarak tutukluydu. Derhal serbest bırakılmalıydı.

Bu karar üzerine, daha önce hakaretleri, aşağılamalar, sövgüleriyle Batılı liderlerin “dişini saymış” olan Erdoğan, kararı “bizi bağlamıyor. Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” diyerek, Batının yüzüne çarpıyordu.

Oysa karar, Türk Anayasasına ve Avrupa hukukuna göre de bağlayıcıydı. Selahaddin derhal salıverilmediği takdirde, TC’nin Avrupa Konseyinden atılması, o dünyadan kovulması gerekiyordu. Değerli bir hukukçu da olan Ali Duran Topuz’a göre, Erdoğan çıkışıyla, “hukuka karşı savaş” açmıştı.

Çeteler ve tekmil mafya hukuktan nefret eder…

Ama bakalım, Batıyı temsilen Avrupa’nın tavrı ne olacak? Erdoğan, Batı’ya sövüp değerlerini hançerleyerek saraylarda ağırlanmaya devam edecek mi göreceğiz, ey insanlık onuru!..