Maraş, yeniden başlangıçtı

Türk devletinin (Tr) tarihi, katliamlar zinciri, zincirin halkaları da, katillerin kanlı şenliğidir.

Şenliğin ilk kurbanı Ermenilerdi. Sonra Karadeniz, Ege, Akdeniz ve içi Anadolu Rumlarına sıra geldi.

Gözleri, karınları da aç kalabalıklar, bu ölüm tarlalarında, hırsızlık, soygun ve talan ile gümrah bir hayat kurmak için, birbiriyle yarışıp gırtlaklaştılar. Ölü soymaktan elde ettikleri altın ve gümüşü şangırdatarak, zenginlik gösterisinde bulundular.

Yunan uygarlığının mirasçısı olan kadim İzmir şehrinin yangını, bunlardan sonra geldi. 9 Eylül 1922 tarihinde de, “Yunanlılardan kurtarma” adına, İzmir şehrine girdiler. Soygun, hırsızlık ve talan dört gün sürdü. Beşinci gün, yangını fitillediler. Amaç Rum ve Ermeni izlerini silmekti. Yangın dört gün ve gece sürdü.

 Atatürk, akşamları sevdiği kadının (Latife Uşaklıgil) evinin balkonunda, yangının danseden alevlerini seyrederek rakısını içti.

Sonra, yok ediciler kültürünün yalan yaftasını, yanık şehrin boynuna astılar:

“Yunalılar kaçarken, şehri ateşe verdiler!..”

Ama uydurdukları yalanı, parlatıp yaşatamadılar. En önce, Atatürk’ün sofra müdavimi Falih Rıfkı Atay, yangının, “kurtarıcılar” eseri olduğunu yazdı.

(Yaklaşık yüz yıl sonra, kendini Türk İslam kurtarıcısı olarak gören Gürcü Recep Erdoğan da, Cizre’yi, Sur’u, Şırnak, Nusaybin… yıkımının laneti ile suç ve günahını sahipleri Kürtlerin boynuna astı. Fakat yalanı tutmadı. Asıl katillerin alnında ışıldayıp durdu.)

İzmir’den sonra, sıra Kürtlerdeydi. 1925’den 1939’a kadar, kesintisiz 14 yıl boyunca onları kırdılar. Hitler’in bile düşmanlarına reva görmediği bir vahşet örneği ile insanları diri diri yaktılar. Mallarını, mülklerini talan ettiler. Altın ve gümüşe hücum güdüsüyle, ölü soydular.

Bundan sonra, radyo, televizyon, sinama, başka bir deyimle hızlanmış aydınlan çağıydı. Vahşi diş silah oldu, zulmü öldü, ölüsü tarih çöplüğüne atıldı sanılırken, 1970’lerde, katillerin ruhu bir kere daha hortladı. Bu kez din, iman naralı, onlar 1978’de Maraş önlerinde dinbazdı. Duvarlara, pencere camları, camekanlara “Allah için savaşa” çağrıları yazıyor, “Allahu ekber” ve “kanımız aksa da zafer islamındır” diye haykırarak, bu nasıl dindarlıksa insan hayatına kıyıyor, yeni doğmuş bebekleri, bacaklarından tutup duvarlara çarparak, ihtiyarları balta ile keserek katlediyorlardı.

Maraş ve ilçelerinde ortalık, dört gün boyunca cehennemi arattı. Alevi Kürtler düşmandı. Ermeni fermanında olduğu gibi katledilmeleri görevdi. Evler, iş yerleri talan edildi. Bu süre içinde, öldürülen insan sayısı 120 olarak açıklandı. Ama özel araştırmalarla tesbit edildiğine göre, ölü sayısı 500’ü aşkındı. 200 ev, 100 kadar da işyeri soygundan sonra yakılmıştı.

Devletin, sağ-sol çatışma kılıfı altında, hakikati gizleyip saklama çabalarına rağmen, vahşetin “derin devlet” de denilen, polis ve askeri yapılanma olan Kontr-gerilla (Genelkurmay Özel Harp Dairesi)’nın eseri olarak gayri resmi tarihe yerleşti.

Amaç ise ekonomik ve kültürel sıçramaya yapmış Alevi Kürtleri darmadağın etmek, kalanları da korku ile zehirleyip sindirmekti. Nitekim, yaşanan vahşetten sonra, Alevi Kürtlerin çoğu, dönmemek üzere yerlerini, yurtlarını terkettiler.

Ama, “derin devletin kanlı projesi“ berdevamdı. 1980’de Çorum’da, Sivas, Malatya, Elazığ’da benzer olaylar tekrarlandı. 1993’de Sivas’da, 34 insanı sığındığı otelde, Allah diye yakarak devletin kanlı geleneğini sürdürüldü.

Bu nasıl İslam anlayışı, ne biçim vicdan bilinmez ama, bütün bu olanların asıl failleri asla cezalandırılmadı. Sokaklardan toplanan çakma faillerin avukatları da, en son AKP’den yönetici, milletvekili yapılarak ödüllendirildiler.

Demek istiyorum ki, 1920’leri de geçelim, Maraş bugün yangın, yıkım, katliam ve zindanların başlangıcıdır. Din, iman diye diye iktidar olan dinbazlar, bugün IŞİD, El Nusra çeteleri hariç, hiç bir dinde kabul olmayan bir zulümün sahipleridir.

Kuzey Kürdistan yıkımla yaralı, gerisi esir kampıdır. Başur ile Rojava’nın çocukları gece tepelerine yağdırılan füzelerle sıçrıyorlar uykularından.

Yer yüzünün bütün Müslümanlarına Müslümanlık pazarlayarak, saltanatını pekiştirmeye çalışan Recep Erdoğan’ın dudağında, “ansızın gelebiliriz” şarkısının sözleri.

Öte yandan, Amerika’ya “sen aradan çekil, ben Kürt kanında şenlik ile gönlümü hoş edeyim” çağrıları yapıyor.

Ama yanılıyor. Amerika’yı Kürtler çağırmadı. Çıkarı için oradadır, o. Geldiğinde Kürtler, elde silah, Tr’ın üstlerine sürdüğü kavminin kanlısı çetelerle savaşıyordu.

Önemli bir gelişme öne geçmezse, bir sonraki yazıda, bu konuyu işleyeceğiz.