Mezar ve hafıza

2006 yılının Mayıs ayıydı. Latin Amerika’dan Kürdistan’a dünyanın pek çok yerinden gözaltında kayıp yakınları ile kayıplara karşı mücadelenin parçası olan insan hakları savunucuları, avukatlar, gazeteciler, siyasetçiler ile sosyalistler ve yurtsever devrimciler Amed’de bir araya gelmişti.

Kayıplara Karşı Uluslararası Komite’nin (ICAD) komünist devrimci Hasan Ocak’ın gözaltında kaybedildiği 1995 yılının Mart ayında başlattığı mücadele ile gelenekselleşen Gözaltında Kayıplar Kurultayı’nın 5.’si o yıl YAKAY-DER ile birlikte yapılmıştı. İki gün süren kurultay boyunca kürsüye çıkan Kürt kayıp yakınlarından birinin sözü, hala hatırımda. Barış annesi, “Biz burada ayağımızı toprağa basarken çekiniriz. Çünkü altında bir canımızın bedeni olabilir” demişti. Bu sözler Türk devletinin bir varoluş politikası olarak Kürt halkına karşı yürüttüğü sömürgeci savaşın özetiydi.

2006’dan bu yana, ailelerin ve İHD’nin ısrarlı mücadelesi sonucunda, devlet, bazı yerlerde kazı çalışmaları yapmak zorunda kaldı. Örneğin, Dargeçit kayıplarından geriye kalanlar 17 yıl sonra bulundu. Elbette hala, yüzlerce aile, kimsesizler mezarlıklarına, ormanlık alanlara, BOTAŞ kuyularına ya da bilinmeyen yerlere gömülen, atılan yakınlarını bir mezara kavuşturmak için bekliyor.

Katledilen insanları ve geride kalan ailelerini mezarsız bırakmak bir devlet politikası. Türk devleti bunu muhaliflere karşı sistemli ve planlı bir saldırı politikası olarak uyguladı. Çünkü kaybetme saldırısı ile verdiği mesaj çoktu. “Beyaz ölümün” taşıdığı anlam geride kalanlar için büyüktü. Belirsizlik içinde ömür boyu sürecek olan bir bekleme cezasıydı bu. O belirsizlik, bilinemezlik, ailelerin dışında tüm topluma bir mesajdı. Çünkü bilinmez, görünmez olanın verdiği korku, yarattığı tedirginlik, bilinene göre her zaman daha büyük ve daha derindir.

Genel toplumsal hafıza bakımından ise mezarsızlık, “yaşanmamışlık” demektir. Toplum için de bir “boşluk”tur o. Devletin “işkence ile katletme” suçunun ispat edilemez halidir aynı zamanda.

Mezar, mezarlıklar, sadece kişisel hafızayı koruma misyonunu taşımaz, geçmiş ile bugün arasında da bağ kuran bir köprüdür. Anıları, yaşanmışlıkları hatırlatırken, devrimcilerin mezarları, direnişi de anımsatır her bakana. Çünkü o mezardaki kişi direndiği için devlet tarafından öldürülmüştür.

Faşist şeflik rejiminin son zamanlarda Kürt kentlerinde gerilla mezarlarına yönelik geliştirdiği saldırgan politikayı, mezarların taşıdığı bu misyon bakımından da görmek gerekiyor. Son günlerde Van, Amed, Bingöl, Muş ve Hakkâri kentlerinde ya mezar taşları kırıldı, ya üzerlerindeki fotoğraflar ve yazılar silindi, ya aileler mezar taşlarını kaldırmaya zorlandı. Daha öncesinde de Garzan Mezarlığı’nda bulunan 267 gerillanın cenazesi çıkartılarak, ailelerine bile haber verilmeden başka yere götürülmüştü.

Son 5 yıldır halka karşı uygulanan bu sömürgeci politikaya, iktidar, insanların dikkatinin salgın hastalıkta olduğu bu günlerde yeniden hız kazandırmış görünüyor.

Kırılan, zarar verilen her bir mezar taşı, “ölüler ile savaşan” bir sömürgeciliğin Kürt düşmanlığında ulaştığı boyutu gösteriyor. Taybet Ana’nın Silopi’de 2015 yılının Aralık ayında özyönetim direnişi günlerinde sokak ortasında bir hafta kalan cansız bedeni, bu düşmanlığın başka bir fotoğrafıydı. O gün orada, Kürt halkını, yerde kalan cenazesi ile teslim almak isteyen iktidar, bugün mezarlıklara yönelik saldırı ile bir halkın kolektif hafızasını yok etmeyi amaçlıyorlar.

Faşist şeflik rejimi, kendinden önceki iktidarlardan daha planlı bir biçimde, tarihi istediği gibi yazma niyetinde. “Hakikati” kendine göre inşa etmeye çalışıyor. Bu nedenle İstanbul’da tarihe mal olmuş Taksim Meydanı’nı değiştirip, cami inşa ediyor, Batman’da Hasankeyf’i hiçbir bilimsel veriye dayanmadan baraj suları altında bırakıyor. Ermeni halkının Hançepek’ini, Komutan Çiyager ve savaşçılarının sokaklarında direndiği Sur’u yerle bir ediyor. Yıkılan, talan edilen her yere diktatörün “çılgın projeleri” inşa ediliyor. Elbette, bu kentsel talan ve yıkımların nedenleri arasında rantı yeniden paylaşıma açarak, yandaş inşaat şirketlerini ihya etmek de var. Ancak bir halkı, tarihsiz, belleksiz bırakmak da başlıca hedef.

Bugünlerde mezarlara yönelik saldırılarla gündeme gelen “hafızasız bırakma”ya karşı, Kürt kentlerinde anneler, evlatlarının mezarları saldırıya uğramasın diye mezarlıkları mesken tuttu. Sınır boylarında katledilen evlatlarının cansız bedenlerini yerde bırakmayan, evlatlarının parçalanmış bedenlerini eteklerine toplayan Kürt kadınları, bir kez daha mezarlarına yapılan saldırı ile sınanıyor.