Mikro devlet olarak aile

Covid-19 salgını ile beraber hemen her gün yeniden ve yeniden katlanarak artan kadın katliamlarına tanık olmaya başladık. Bu dönem içinde yapılan araştırmalar, aile içi şiddetin artış gösterdiğine işaret ederek, uzun süre evde kalmanın bireylerin ruh sağlığı üzerinde depresyon, stres ve öfke gibi ağır etkileri yarattığı, bu ruhsal etkilerin fiziksel, cinsel, psikolojik şiddet içeren tutum ve davranışlarda tetikleyici olduğunu belirtiyor. Örneğin; Koronavirüsün ilk ortaya çıktığı Çin’de aile içi şiddet vakalarında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 200, Brezilya’da ise yaklaşık yüzde 50 oranında artış meydana geldiği ifade ediliyor. Elbette belirtilen nedenler artışta tetikleyici olma bakımından doğruluk taşımaktadır, fakat kadına dönük aile içi şiddet sadece dönemsel çözüm arayışları ile yaklaşılamayacak kadar köklü, çok yönlü tarihsel nedenlerinin araştırılması gereken bir çıkmaz. Bu bakımdan soruna daha radikal bir perspektiften bakma ve kalıcı çözümler üretme zorunluluğu olduğu kanısındayım.

Bilindiği gibi kadın hareketlerinin 1980’lerden beri süregelen uğraşları sonucu aile içi şiddet sorunu daha geniş bir perspektiften açıklanmaya ve tartışılmaya başlanmıştır. Bu bakımdan yüzyıllardır süregelen inanışların ve önyargıların kadınlara ve erkeklere toplumsal cinsiyet rollerini yükleyerek dengesiz bir güç ilişkisi yarattığı ve böylece toplumun genelinin kadınlara yönelik şiddeti meşru gören katı bir zihniyete sahip olmasıyla sonuçlandığı kabul görmüştür. Dolayısıyla, kadına yönelik aile içi şiddet, toplumun erkek egemen yapısıyla bağlantılı ele alınmıştır. Toplumu oluşturan bütün yapıların; siyasal, hukuksal, toplumsal, ekonomik, eğitsel ve geleneksel yapıların aile içi şiddeti beslediğinin altı çizilmiştir. Böylelikle aile içi şiddetin yüzyıllardır yaşanan ama açıklanmayan, geleneklerle korunan bir tabu halini aldığı ve  şiddeti yaşayan kadınların çoğunlukla, bunu kendi yazgısı olduğuna inandığı değerlendirme konusu yapılmıştır.

Feminist araştırmaların vardığı sonuçları kabul etmekle birlikte bunları yüzeysel bulan, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın değerlendirmeleri günümüze kadar yapılan analizler içinde sorunun kapsamına ve aciliyetine oldukça denk gelen tespitler içermekte ve üzerinde yeniden yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Öcalan; kadınlara dönük sömürüyü ana eksenli toplumdan ata eksenli topluma geçiş kadar eskiye dayandırsa da kadınların sömürü ve istismarının özellikle şiddet görünümlerinin çeşitliliği bağlamında en yoğun biçimde kapitalist toplumlarda yaşandığını ifade etmektedir. Bu yazıda her yönü ile üzerinde durma imkanı bulamayacağımız kadar köklü nedenler ve ayrıntılı analizler yapmaktadır. Ancak bu sömürüyü en yoğunlaşmış bir biçimde mümkün kılan kurum olarak ise aileye işaret ettiğinden kısaca tespitlerine vurgu yapmakta fayda var.

Öcalan’a göre aile; kapitalist modernitenin kültür ve maddi temelini oluşturan ve erkeklik ideolojisini sınırsız bir biçimde üreten en temel kurumdur. Kadınların sömürülmesinde ailenin oynadığı rol, ailenin iktidar, devlet, sermaye birikimi ve tekelleşme ile ilişkisi içinde ele alınmaktadır. İktidar topluma aile aracılığı ile taşırılmakta, aile erkeklerin karar verme mekanizmalarını elinde topladığı bir mikro devlet rolü oynamaktadır. Aile içinde kadınların emeği sınırsız ve ücretsiz harcanırken, kadınların aile içi rolleri bir görev olarak sahiplenmesi sağlanmakta, kadınların baskı ve sömürüyü bu görevin bir parçası olarak görmesi meşrulaştırılmaktadır. Kadınların erkeklerin kullanım nesnesi haline geldiği aile içinde cinsel sömürü en üst düzeye çıkarılarak, annelik ve ev kadınlığı rolü ile emek sömürüsü boyutlandırılmaktadır. Buna göre aile, kadın sömürüsünün erkekler tarafından şekillendirilmiş mikro ideolojik üretim merkezidir.

Dolayısıyla Öcalan’ın çözüm perspektiflerinde ifade ettiği kadınların tamamen özgürlüğünü sağlaması radikal biçimde aile ideolojisinin üretim biçimlerine, kapitalizme, devletçi erkek iktidar mekanizmalarına karşı mücadele etmesi ile mümkündür. Kadın özgürlük probleminin kalıcı çözümü, özgür eş-yaşamı, ahlaki ve siyasi bir toplumun yaratılmasını ve bu değerler üzerinden yeniden düzenlenmiş, radikal dönüşüme uğratılmış bir aile kurumunu şart kılmaktadır. Bu bakımdan giderek artan aile içi şiddet dolayısıyla kadın hareketlerinin kültürel- toplumsal cinsiyet kodlarına, ekonomik  bağımlılık sistemlerine, erkek yasaları ve politik alanda gösterilecek kesintisiz mücadele kadar ve daha çok ailecilik ideolojisi üzerinde düşünmesi ve buna karşı radikal bir mücadelenin yollarını bulması hayatidir.