Modernlik, Shakespeare, kriz, hayaletler,

Modernliğin doğum anı aynı zamanda bir kriz anıdır. Uzun sürmüş bir doğum sancıları dönemi olarak da düşünülebilir bu süreç. Eski düşünce kategorilerinin, eski ahlak biçimlerinin, simgesel dünyaların köklü bir değişim dönüşüm içerisinde çekip gittikleri, insani sahneyi terk ettikleri fakat ‘yeni’ olan her ne ise artık, onun da bir türlü gelemediği bir dönem… 1596 doğumlu Descartes ile 1844 doğumlu Nietzsche arasında kısa bir karşılaştırma yaparak Descartes’ın bile hala nasıl da söz konusu krize kayıtlı bir filozof olduğunu saptamak mümkün. Descartes “Tanrı’nın ölümü” olarak bildiğimiz mefhum konusunda henüz ürkekken Nietzsche on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, bunu açık ve yüksek bir sesle ilan ediyordu. Nietzsche daha cesur olduğundan değil, en nihayetinde malumu ilan etmek kolaydır.

Descartes’ın ürkekliği, düz bir ürkeklik değildi elbette. Teoride öldürmek zorunda olduğu Tanrı’yı pratik için, insanın insanla ilişkisi için geri çağırmak zorunda kalıyordu; çünkü en nihayetinde gökten yere bir aktarımsallık içerisinde tahayyül edilen toplum biçimleri dışında bir tahayyüle henüz sahip değildi. Şöyle ki çok uzun bir dönemin ardından ilk defa ‘varlık’ denilen şeyin dayanağını Tanrı olmaktan çıkarmıştı Descartes. “Düşünüyorum, o halde varım” önermesi, yani bir özne, kendi düşünüyor olmaklığından asla kuşku duyamayacağı için o öznenin başka şeylerin değilse bile kendisinin varlığına ilişkin beyanı, bilebildiğimiz kadarı için geçerli olmak kaydıyla ‘varlığın’ biricik dayanağı haline geliyordu; böylelikle de felsefe sahnesi, artık teolojinin öznesinin veya öznelerinin değil, insan öznenin işgal ettiği bir sahne haline geliyordu. Bir varlık-bilim yapılacakdıysa, artık bu özneden hareketle yapılmak zorundaydı. Dolayısıyla Descartes, teorik düzeyde Tanrı’nın ölümünü ilan etmiş oluyordu aslında. Sahnedeki bu yeni özneye “ego cogito” denilecekti; yani düşünmenin öznesi.

Bununla birlikte, kendisinden hiçbir biçimde kuşku duyulamayacak durumdaki bu temel önerme, ancak beyan edenin varlığını ve üstelik de yalnızca kendi gözünde garanti alıyordu felsefi olarak. Peki başkasının ‘ben’i sorunu n’olacaktı? Dolayısıyla bir ‘ben’ ile bir ‘başka ben’ arasındaki ilişki sorunu nasıl çözüme kavuşturulabilirdi? Malumdur, Descartes’ın ego cogito’su bir tür tek-bencilik olmakla dolayısıyla ciddi bir krizi de modern felsefe sahnesinin ortasına getirmiştir. Descartes, işte bu noktada, bu krizi aşmak ya da en azından bir çözüm getirmek üzere, üstelik de modern felsefenin, yani özne felsefesinin kurucusu olduğu halde, gerisin geri eski teolojik felsefeye başvuruyordu yeniden. Ontolojik-kavramsal Tanrı kanıtlamaları denilen teolojik akıl yürütmelere başvurarak önce Tanrı’nın varlığını felsefi düzeyde temellendirme girişimine atılıyor, ardından da birbirinden farklı olan ‘benler’ arasındaki ilişkiyi de bu Tanrı aracılığıyla garanti altına almaya çalışıyordu. Ama burada bile olan olmuştu, artık Tanrı’dan insana bir hat içerisinde değil, insandan Tanrı’ya bir hat içerisinde çalışıyordu düşünce. Tanrı’yla insanın yeri değişmişti yalnızca.

Neden? Çünkü ‘Tanrı’ simgesinin sembolize ettiği bütün o evren, insanlık tasarımı, dünya tasarımı, toplumsal tahayyüller vs. tarihsel bakımdan çoktan çekip gitmiş, fakat henüz yeni olan da bu boşalmış sahneyi bütünüyle doldurabilmiş değildir. Bu nedenle Descartes’ın Tanrı’sı bir hayalet durumundadır; yani ölmüştür, fakat gitmesi gereken yere gönderilemediği için hayaletimsi bir nitelik edinmiştir. Eskinin bu hayaleti, modern Batı düşüncesinin yakasını asla bırakmayacaktır aslında; Nietzsche’ye rağmen. Çünkü burada söz konusu olan şey Tanrı’nın kendisi değil, Tanrı kavrayışının işaret ettiği o bütüncül simgesel dünyanın kendisidir.

Descartes bir krize yakalanmış olarak, krizin tam ortasında düşünce üretmektedir. Krizin doğum anını, bütün berraklığıyla gören Shakespeare olmuştu, Hamlet adlı oyunuyla, Descartes henüz çocukluk çağlarındayken. Bu oyunda, Hamlet’in amcası Hamlet’in kral olan babasını zehirleyerek öldürmüş, fakat yılan sokması sonucu öldüğünü söyleyerek onun yerin kral olmuş, yetmezmiş gibi ağabeyinin karısıyla, yani kraliçeyle de evlenmiştir. Shakespeare bu duruma, felsefi yüceliklerin esintileriyle değil, halk hikayelerine başvurarak bir ‘hayalet’ fikriyle yanıt verir. Öyle ya da böyle, eski kralın hayaleti, yaşayanların üzerine çökmekte, onlara musallat olmaktadır. Buradaki eksiğin, buradaki teklemenin ne olduğu sorusunu Shakespeare halkın bilgisine, yerel bilmelere başvurarak işletir. Ölülerin tatmin edilmesinde bir şeylerin reddedilmesi, uygun ve anlamlı bir ritüelin ihmal edilmesi durumlarında oluşan boşluğu, bu halk bilmesi, kendi hikayelerinde, mitlerinde, anlatılarında hayaletlerle doldurmaktadır. Hayalet bağışlanamaz bir suçtan yükselip gelmektedir Hamlet oyununda.

Hayalet, birinin ruhunu ele geçirebilir olan şu imgeden, şu ‘hayalden’ başka bir şey değildir.  Ve bir kimsenin bu hayattan göçüşüne, durumun çağırdığı ritüeller eşlik etmediğinde ortaya çıkan gaflet, bilinçsizlik, karanlık durumunun göstereni olarak belirir hayalet. Nedir durumun çağırdığı bu ritüeller? Kendileri aracılığıyla, ölünün hatırası dediğimiz şeye yükümlülüğümüzü yerine getiren bu ritüeller gerçekten nedir? Cennetin yücelerinden Cehennemin çukurlarına kadar simgesel düzenin bütüncül oyununun total kütlesel müdahalesi değilse, ne? Dolayısıyla Shakespeare, anakronik bir biçimde Nietzsche’ye de şunu söylüyor gibidir: Tanrı’nın ölümü, onu bir hayalete dönüştürür ve bu hayalet tarafından ortaya çıkarılan o boşluğu doldurmak üzere seferber olacak olan şey de tahtında o ölmüş Tanrı’nın oturduğu simgesel bütünlüğün kendisi değil midir?

Hakkıyla gerçekleşememiş, kendi tamamına erememiş her ölüm hayaletler yaratır. Modern dünyanın en büyük anlam krizini oluşturan da budur. Bütün mistisizm biçimlerini reddettiğini zanneden modern dünya, varlıklarını kabullenmeyi kendisine yediremediği, konduramadığı hayaletlerle doğmuştur ve onlarla yaşamaya da devam etmektedir.