Mutlu Türk’ün domuz etiyle imtihanı

Kürdistan yaylaları, her bahar yeniden, birbirinden ayrılmış koyunlarla kuzuların meleme çağlayanına boğuluyor, seda şelaleleri uzaktan uzağa yankılanarak biribirine akıyordu.

Kısır (yoz) denilen, “enenmiş" toklu ile koç sürüleri, anaç sürülerden ayrılarak, özel bir ilgiyle semirtiliyor, kışa göz kırpan ürpertici güz esintileri belirince, bu sürülere yol veriliyor, ılımanlıkta otlatıp gün sıcağında dinlendirile dinlendirile güneye, “xet" bölgesine indiriliyordu.

(Kürdistan boydan boya yararak Suriye ve Türkiye diye ikiye ayıran demir yoluna Kürtler “xet" diyolar. Suriye tarafı “binxet", berisi de “serxet"tir.)

Sonra, bu sürülerin bir kısmı, resmi işlemle ihraç ediliyor, bir kısmı da rüşvet karşılığında tren rayının öteki yakasına aktarılıyor, canlı ya da et olarak piyasaya sürülmek üzere orada bekleyen Kürt, Arap tüccarlarca kapışılıyordu.

Öte yandan bu mevsim, xet’in beri yanında da, yaz ayları boyunca çiçekli ve tohumları yağlı otlarla beslenmiş koyun etinin tadına varma zamanıydı. Kürdistan yaylalarının sürüleri dört bir yana gönderiliyor, devletin tekelindeki mezbahaneler, et yüklü kamyonlar sevk ediyordu. Kayseri pastırma ve sucuğunun en kalitelisi Kürdistan’dan gelen sığırların etinden elde ediliyordu. Üretime sokulan malzemenin adı da, Erzurum etiydi.

Çukurova kebapları, damakta kalan kokulu tadını Kürdistan etinden alıyordu. Kürdistan etinin mamulatı olarak kavurma Erzurum veya Erzincan patentiyle satılıyordu. Tulumlara basılmış Kürt peyniri de, Erzincan tulum peyniriydi.

Kısacası, 1980’lerin sonlarına kadar, TC’de sıkça temel gıda ürünlerinin sıkıntısı çekiliyor, bazı yiyecekler karaborsaya düşüyor, un, ekmek, nebati yağlar kıtlık yüzünden karne ile satılıyor, ama Kürdistan’ın katkılarıyla, belki bazen pahalı ama et ve hayvani yağlarla, peynir yokluğu çekilmiyordu.

Ama TC’nin, 1980’lerin sonu 1990’lerin başı itibarıyla, Kürtleri terör devleti yöntemiyle terbiye etmeye başlamasıyla kıtlık başlıyordu.

Çünkü, başkaldırı ile başa çıkamayınca köyler ablukaya alınıyor, köylüler baskı kıskacında, kendi çocuklarına karşı korucu olup silahlanmaya zorluyor, isteği kabul etmeyenlerin evi, köyü yakılıyor, sonra “nereye isterseniz gidin" denilerek sürgün ufukları gösteriliyor, otlak ve yaylaların kullamı, çayır, tarla, bağ, bahçelerin işletilmesi yasaklanıyor, bu yüzden uçsuz-bucaksız yayla ve otlaklar çembere sıkıştırılıyor, bir süre sonra dağlar hayvan çıplağı kalıyordu.

Günümüz AKP rejimi, yasağı vahşet boyutlarına ulaştırıyordu. AKP rejimi, Kürdistan’ı parsel, bölge insana, sürülere yasak ilan edip tepesinde pilotlu, pilotsuz uçaklarla dönenip ortalığı gözetliyor, insan veya herhangi bir canlı tesbit edince, bombaları boca ediyordu.

Kürtleri, dağı, taşı, baştan başa bütün doğayı hedef alan devlet teröründen büyük zarar gördüler. Hayatlarıyla ilmikli oldukları, sürü hobisi ve kazançlarından koptular. Ama Türk devleti et açı kaldı. Kıtlığa sürüklendi.

TC, kıtlığı önlemek için dışardan, yılda en az 500 bin koyun ithal etmek zorunda kaldı. Ama boşluğu dolduramadı. Et karaborsada işlem görmeye başlayınca meydan kalpazanlara kaldı. At ve eşek kesimi hızlandı. Eşek etinin piyasa adı “nallı" kuzu oldu.

Mafya dana eti adıyla, orduya “gameş" (Bufalo dedikleri Camuş) yedirdi.

Günümüz dünyada, yalnızca Türk devletinde, ucuz et satan reyonlarda, insan kuyrukları…

Sakatattan sucuk üreten, içine ince kıyım deri katan, et niyetine ne bulursa ne ilave eden kalpazan, bulup buluşturduğu domuz etinin üstüne “helal kesim, kuzu eti" etiketi yapıştırıyor.

Cinsi, milliyeti ne olursa olsun et yiyen Türk, mutlu Türk’tür…

Rejim, herkesi mutlu Türk yapmak için et arayışındayken, AKP Reisi ve Cumhurbaşkanı, daha yakın tarihe kadar, “Müslüman Boşnakların katilleri" diye sövdüğü Sırbistan’a gitmek için araya aracılar soktu. Ama kendini kabul ettirip gitmeyi başardı ve dediği ülkenin Başbakanına bu kez “dostum" diyerek sarıldı. Yanağını öptü ve 5 bin ton et satın almak için anlaşma imzaladı.

Et kıyma ve kuşbaşı olarak geldi. Altın değerinde kıymetli mal şeklinde, AKP’lilerin mağazalarında sunuma sunuldu. Etin görünüşü pembe. Kimi Türkler, bakıp “bu domuz lan" deyip geri gidiyor. Rejimin mutlu Türk ve Müslümanları da, “yeyin lan" diye naralanıyorlar; “Domuz da olsa yiyelim, Reisimiz bizim için ta Sırbistan gavurundan aldı, getirdi."

Ancak bir sorun daha var: Reisin rejimi, her şeyine, “helal" etiketi yapıştırıyordu. Avrupa’dakiler, mezbahanelerden çıkan bütün etlere, bu etiketi yapıştırıyor. Oysa Avrupa’da ezanlı, bıçaklı kesim, hayvana eziyet olduğu yasak…

Sırbistan’da, ezanlı kesim büsbütün yasak. Ama onların “toz pembe" etleri, “helal" etiketli mağazalarda satılıyor.

Mutlu Türkler, et kuyruğunda şimdi…